banner863

Suriyeli göçmenler ve iç güvenlik


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

24 Ağustos 2014, 17:40

Suriye'de Mart 2011'de başlayan iç savaş dördüncü yılında iken, ülkede istikrar ve huzur ortamının tekrar sağlanması hala çok uzakta bir hedef olarak gözüküyor. Arap ülkeleri içinde nispeten en modern ve demokratik sayılabilecek Suriye'ye Batı ve onların taşeronu olan Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar gibi ülkelerin, ülkeye demokrasi getirmek bahanesi ile emperyalist amaçlar için körüklediği ve taraf olduğu iç savaş yüz binlerce insanın yok yere ölmesi yanında milyonlarca insanın da ülkelerini terk etmesine neden oldu. Muhalif silahlı grupların; sınır kapılarındaki gelirlerin kontrolü, ülkeye giriş yapan silahların paylaşılamaması, rant üzerinden bölgesel çatışmalar, Esat sonrası etki alanı paylaşımı gibi nedenlerle sadece Esat güçleri ile değil, kendi aralarında da çatışmaya girmeleri ile ülkedeki çatışmalar bir çıkmaza girmiştir. Suriye'nin kaderine kendi halkı değil, dış güçler karar vermeye çalışmaktadır. Bunlardan: İran, Rusya ve Çin ve Esat rejimi sürmeli derken; ABD, İngiltere, AB ve İsrail ise Suriye'nin parçalanmasını istemekte; Türkiye, S. Arabistan ve Katar ise Esat rejiminin gitmesini yeterli görmektedir. Süregelen iç savaşın Suriye'ye verdiği yıkım yanında, Türkiye de bu savaştan büyük zarar gördü ve görmeye devam etmektedir. İslamcı hayalleri adına, Sünni ekseni oluşturacağız diye ülkeye çeşitli ülkelerden silahlı grupları getiren, silahlandıran ve lojistik destek sağlayan, böylece Suriye'de Müslümanları birbirine kırdıran AKP hükümetinin yöneticileri, BM düzenlemelerinin ve uluslararası hukukun pek çok kuralını çiğneyerek uluslararası suçlu durumuna düştüler. Bugün birisi Cumhurbaşkanı diğeri Başbakan olarak seçilen kişiler, kanunlar çıkararak suçlarını örtmeye çalıştığı diğerleri ile birlikte, elbet ülke içinde işledikleri suçların yanında, uluslararası suçları için de hesap vereceklerdir. Suriye'deki iç savaşın tarafı olarak yaşanan ölüm ve acıların vicdani rahatsızlığı, kamuoyumuzda uzun süre silinmeyecek bir şekilde devam edecek, tarih kitaplarının bu sayfaları komşu bir ülkeye yaptığımız kötülüklerin anısı olarak bizden sonraki nesilleri de üzmeye devam edecektir. Bu yazıda, Türkiye'deki Suriye göçmelerin yol açtığı güvenlik sorunlarını ele alacağız, ancak önce bir durum tespiti yapacağız.

Dünya genelinde göç rakamları sürekli artmakta ve bu konu giderek büyüyen bir sorun haline gelmektedir. Özellikle ABD ve AB ülkeleri için göç, en önemli güvenlik sorunlarının başında gelmektedir. Türkiye, 1951 tarihli Mülteci Statüsü ile ilgili Cenevre Sözleşmesi ile aynı kapsamdaki 1960 tarihli New York Protokolünü, coğrafi kısıtlamalar ile kabul etmiş ve sadece Avrupa'dan gelecek olanlara "Mülteci" hakkı tanımıştır. Türkiye, Suriyeli göçmenlere 4 Nisan 2013 tarihinde çıkarılan 6548 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu gereği "Geçici Koruma Altında Uluslararası Sığınmacı" statüsü verdi. Bunun anlamı, olağanüstü nedenlerle can güvenliği tehlikede olan bu insanların "daimi yerleşimci" değil, "misafir" olarak ülkemize kabul edilmesi idi. Bu statüye göre; kamplarda kalış süresi uzamadan sığınmacı statüsündeki bu kişilerin bir süre sonra geri gönderilmesi ya da BM tarafından belirlenecek üçüncü ülkelere sevk edilmesi gerekirdi. AKP hükümeti başından beri yanlış olan Suriye politikasında, Esat'ın kısa sürede gideceğini ve bu kişilerin de çok geçmeden ülkelerine geri döneceklerini düşünüyordu. Bugün Suriye'den gelen sığınmacı sayısı 1 milyonu aşmış durumdadır. Son bir yılda Türkiye'deki sığınmacı kamplarında 11 bin çocuk gözlerini dünyaya açtı. AFAD, sınır bölgesi boyunca 20'dan fazla kamp kurdu ve artık kamp yeri kalmadı. Açılan kamplar, Filistin'in bir türlü bitmeyen, unutulmuş, geçici hapishanelerine dönmeye başladı. Türkiye, misafir diye aldığı bu insanları bir an önce gönderip, kurtulmak derdindedir ama BM Yüksek Göçmen Komisyonu (UNHCR) bu insanları gönderecek ülke bulamamaktadır.

Türkiye'deki Suriyelileri; kamplarda kalanlar, kendi imkânları ile il ve ilçe merkezlerinde kalanlar ve başıboş bir şekilde büyük şehirlere göç ederek dilencilik ve başka işler ile geçinmeye çalışanlar olarak üç kategoriye ayırabiliriz. Bunlara sınır hattının Suriye tarafından Türkiye'ye gelmek için bekleyenleri de ayrı bir kategori olarak ekleyebiliriz. IŞİD üzerinden ABD ve İsrail'in, Irak ve Suriye'deki çatışmaları tekrar körüklemesi ile bu ülkelerde Türkiye'ye olan göçlerin artma potansiyeli devam etmektedir. Sığınmacı diye gelen kişilerin arasında çatışmalara Türkiye üzerinden katılmak ya da yönetmek isteyen silahlı grup elemanları da oldu. Türkiye ile komşu olmamakla birlikte Lübnan, Filistin ve Libya'da iç savaşların körüklenmesi de yeni göç dalgaları getirebilir. Türkiye, BM'nin Açık Kapı Politikası'nı yanlış anladı ve bu insanların önemli bir kısmının hiç kamplara uğramadan büyük şehirlere gitmesine göz yumdu. Bu kişilerin ülkemizde eğitim, çalışma ve sağlık hizmetleri hakları bulunmamaktadır. Hükümetin sözde bu insanlara istihdam imkânı yaratma gayreti gülünçtür. İkamet hakkı olmayan insanlara çalışma hakkı verilmesi gündemdedir. Türkiye'de işsizlik zaten kroniktir, kimsenin istemediği işlerde çalışsalar bile soysal hakları (sigorta primi vb.) ne olacaktır? Zaman geçtikçe sığınmacı konusunun insani yönü unutularak, sosyal ve psikolojik boyutları öne çıkmaya başladı. Türk-Karşı Tepkisi, ülke geneline yayılma tehlikesi gösteren bir davranış kalıbı haline gelmeye başladı. Nitekim Gaziantep ve Kilis'ten sonra tepkiler İzmir'de de yükselmeye başladı. Çaresizlik içindeki göçmenler hor görülmeye başlandılar. İnsani nedenlerle, sığınmacı statüsünde kabul ettiğimiz bu kişiler gidecek ülke bulamazlarsa, akıllıca bir göçmen politikası uygulanmadığı takdirde, uzun vadeli olarak yerleştirilecekleri bölgelerde etnik uyumsuzluk başta olmak üzere siyasi, sosyo-kültürel ve ekonomik alanlarda çeşitli güvenlik sorunlarına neden olabilirler.

Suriye'deki göçün neden olabileceği güvenlik sorunlarını kısa, orta ve uzun vadeli olarak üç kategoriye ayırabiliriz. Bunlardan kısa vadeli olanlar; halen bu sığınmacıların yaşadıkları kamplarda olabilecek güvenlik sorunları, terör örgütleri ve çeşitli dış istihbarat servislerinin buralarda eleman temini ve örtülü operasyonlar gibi çeşitli vasat edinme gayretleri; bu insanların yaşadıkları şehirlerde neden olduğu güvenlik sorunları ve bizzat kendi güvenlikleri; sınır güvenliğimizin büyük ölçüde kaybolması, diğer bir deyişle sınırlarımızın yolgeçen hanına dönmesi ve nihayet dış istihbarat servisleri ve terör örgütlerinin ülkemiz sınırları içinde eylemlere girişmesi ve yerleşmesi gösterilebilir. Orta vadede, öncelikle terör örgütlerinin iç savaşta yoğun şekilde kullanılması neticesinde artık devlet dışı örgütlerle komşu olmamız ve bunların başta PYD ve El Kaide olmak üzere ülke güvenliğimize yönelik oluşturduğu tehditler düşünülmelidir. Suriye ile bozulan ilişkilerimizin ve sığınmacıların ekonomimiz ve demografik yapımıza verdiği zararlar, sığınmacıların ülke içinde yarattığı etnik hassasiyetler gene bu kapsamda ele alınabilir. Türkiye, uzun vadede bozulan demografik dengeler nedeni ile Kürt sorunu yanında bir de Suriyeli sorununu kucağında bulabilir. Bölgenin istikrarsız yapısı, etnik grupların, terör örgütlerinin ve arkasındaki devletlerin uzun vadeli beklentileri tıpkı Filistin gibi bölgeye hiçbir zaman huzur gelmemesine neden olabilir. Türkiye, bu mücadele ve çatışmaların içine çekilebilir ya da sürekli müdahil olmak konumunda kalabilir. Özellikle Irak'tan Suriye sınırı boyunca güney sınırlarımızda oluşacak terör kuşağı ve Rojava'da baş verecek yeni bir Kürt bölgesi projesi Türkiye'yi her zaman uyanık olmak zorunda bırakacaktır.

Suriye'de ise Esat rejimine karşı savaşan grupların büyük ölçüde El Kaide bağlantılı hale gelmesi, diğer muhalif grupların arkasında farklı ülkelerin olması, Esat'ın rejim güçleri yanında rejimi destekleyen başka ülkelerin uzantıları olan gruplarında çatışmalarda yer alması ülkenin içini ve etrafını tam bir bataklık haline getirmiştir. Ülkeye yakın zamanda huzurun gelmesi beklenmemelidir. Bugün, güney sınırlarımız sadece silahlı grupların ve terör örgütlerinin değil, Batılı istihbarat servislerinin ve her tür ajanın cenneti oldu. Sığınmacılara yardım edeceğiz diye pek çok NGO görünümlü yabancı dernek, vakıf, hastane bölgeye doldu ve kendi ülke gündemleri için istihbarat, ajan temini, örtülü operasyonlar gibi faaliyetlere giriştiler. Bu ülkelerin oluşturdukları kuluçkalar önümüzdeki 10-20 yılda ülkemize ve bölgeye yönelik çok önemli terör faaliyetlerinin habercisidir. IŞİD, bunun ilk örneği ve prototipidir. Bugün Türkiye'yi dinleme skandalı ile gündeme gelen Alman vakıf ve hastaneleri bölgede ajan yuvası olarak hizmet görmektedir. Bu konu başka bir yazının gündemi olacaktır. Muhalif gruplar denilen çakma terör örgütlerinin Suriye içindeki çatışmaları bizim tarafımıza da yansıdı, bazen de Reyhanlı'da olduğu gibi bizi hedef aldı. Suriye ile ekonomik ilişkilerimizi son birkaç yok seviyesine indirirken, sığınmacıların ihtiyaçları Türk ekonomisini vurmaya devam edecektir. Bu ihtiyaçları ülkemizde kalmaya devam ettikçe; genel olarak barınma, iaşe, sağlık, sosyal ve eğitim olmak üzere beş kategoride değerlendirebiliriz. Özetle, terörle mücadele ve Kıbrıs gibi güvenlik sorunlarımız yanında sığınmacı konuları da uzun vadede ekonomik güvenliğimizi etkileyecek yeni bir kalem olacaktır. Terör örgütlerinin oluşturduğu kuşak ile Irak ve Suriye sınırlarımız görünmez hale gelirken, son yıllarda sınır boylarında devam eden kaçakçılık faaliyetleri artış göstermiş, yöntem olarak farklılaşmış ve profesyonel bir boyut kazanmıştır.

Geçmişte, Bosna-Hersek'ten, Arnavutluk'tan, Bulgaristan'dan pek çok insan Türkiye'ye geldi ve yerleşti, kültürümüzün bir parçası oldular. Halen ülkemizin insan gücüne katkıda bulunarak, ekonomisinden sanatına pek çok alanda hizmet vererek, bu ülkenin birer vatandaşı olmanın gururunu birlikte yaşıyor, birlikte seviniyor ve üzülüyoruz. Ancak onların gelişi belirli politikaların sonucu olarak izlenen bir plan dâhilinde gerçekleşti. Suriyeli göçmenler öncelikle sınıra yakın yerlere yerleştirilmeye başlandı. Ancak, gidişin uzayacağının belli olması, BM'nin bu kişilere gidecek üçüncü bir ülke bulamaması nedeni ile bulundukları yerlerde sosyal, ekonomik ve güvenlik alanında yaşanan sorunlar büyümeye ve patlama noktasına gelmeye başladı. Bunun için bir an önce Türkiye'nin uzun vadeli bir göç ve göçmen politikasına ihtiyacı vardır. Öte yandan, Türkiye'nin tıpkı Irak Türkmenleri gibi Suriye'deki Burçak Türkleri için de ayrı bir politikası yoktur. Hatta onlar sığınmacıların özgürlüğüne bile sahip değiller. Geçmişte bölge ülkelerindeki Türkler için uygulanan "yerinde kal" prensibinin yürürlükte olduğu bahane edilerek, soydaşlarımızın bulundukları ülkelerdeki silahlı grupların cinayetlerine ve baskılarına maruz kalmasına göz yumulmakta, savunmasız bir şekilde oradan oraya göçe zorlanmakta, canları pahasına oralarda tutulmaktadırlar. Sünni oldukları için Barzani'ye, PYD'ye, IŞİD'e, ÖSO'ya yardım edenler, Şii diye Irak ve Suriye'deki Türkmenlere sırtını dönmektedir. Bunun temelinde ise devletin en tepesini saran Sünni İslamcılık ve Osmanlıcılık hastalığı ile, çete yönetir gibi devlet yönetme kültürü bulunmaktadır. Suriyeli sığınmacılar ile ilgili politika, öncelikle "insani" boyutlara odaklanmalı, başlarına açılan belanın en başta gelen sorumlusu ülkelerden biri olarak, bu insanların yaralarının sarılmasında elimizden geleni yapmalıyız.

Göç politikamızın temeli, hem göçmenlerin hem de ülkemizin kazanacağı bir formülün üzerine oturmalıdır. Daha ötesinde mümkün olduğunca onların kendi ülkelerine ve istedikleri diğer ülkelere gitmesine yardımcı olmalıyız. Ancak, bu insanların ülkemizde kalması bir zorunluluk olması halinde geçmişte yaptığımız hataları yapmamalıyız. Türk tarihi; göç, savaş ve kültür tarihidir. 1071'deki Malazgirt Zaferi sonrası Selçuklular, yoğun bir şekilde Horasan'ın kuzeyinden gelen Oğuz göçebe topluluklarını parçalayarak Anadolu'ya sevk ettiler. Böylece kendilerine karşı bir güç oluşturmalarının önüne geçmek istiyorlardı. 11. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren başlayan büyük Oğuz göçü ve Türk hâkimiyeti Anadolu'da siyasi istikrarı sağlamış, "Türk Kimliği"ni kazandırmıştır. Bu kimlik Atalarımızdan bize miras kalan ve korumamız gereken en önemli mirastır. 16. yüzyıl başlarında Anadolu'nun güneydoğusuna Türkmenler hâkimdi. Kürtler, Türkmenler arasına serpilmiş azınlık durumundaydı. Yavuz Sultan Selim, sınır boylarındaki köy ve kasabalara Kürtleri yerleştirerek İran'dan gelecek sızmaları önlemeyi amaçladı. Böylece zamanla bölgenin demografik yapısının değişmesi ile bugünkü sorunların temeli atılmış oldu. 1876-1877 Osmanlı-Rus Savaşı, Girit'in Yunanistan'a verilmesi, 1912-1913 Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında göçler yoğunluk kazandı. Cumhuriyet döneminde; Anadolu'ya sığınan Osmanlı bakiyesi yurttaş yanında Çin'den iltica eden Doğu Türkistanlılar yerleştirildi. Bunu süregelen Balkan göçleri izledi. Bugün ise Suriyeli göçmenlerin Karadeniz bölgesine yerleştirilmesi fikri bölgenin şartları ve bu insanların doğası dikkate alınarak, uygun bir düşünce değildir. Doğu ve Güneydoğu Anadolu, özellikle Yüksekova ve Van bölgesi, sınır ticaretine yatkın olan bu insanlar için daha uygun olabilir. Önümüzdeki yıllarda da göç olgusunun devam edeceği düşünülerek, uzun vadeli göç politikaları oluşturulmalı, dış ülkelerde yaşayan Türklerin can güvenliği ve refahı için de tedbirler alınmalıdır.

Doç.Dr.Sait Yılmaz
ulusalkanal.com.tr


Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.