Suudi Arabistan’da kral değişti; eskisini sevdi iseniz, bunu da seversiniz..


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

17 Şubat 2015, 17:02

 Suudi Arabistan’da yeni kral Salman (bin Abdülaziz el Suud) ile birlikte yeni bir dönem başlıyor. Kralın değişimi ne saltanat yakınları için bir sürpriz ne de bizler için bir yenilik getirmiyor hatta sıkıcı bir konu olduğu için üzerinde pek durulmadı. Amerikalıların yeni kral ile ilgili ilk değerlendirmesi de böyle; eskisini sevdi iseniz, yenisi de seversiniz (1). Bununla beraber Ortadoğu’yu bekleyen süratli değişimler, en çok bu coğrafyanın merkezinde olan Suudi Arabistan’ı etkileyecek, daha sonra bu dalgalar başta Türkiye, İsrail ve İran olmak üzere diğer bölge ülkelerine ulaşacaktır. Bu nedenle, Suudi Arabistan’daki kral değişikliğinin ne anlama geldiği, neleri beklediğini Ortadoğu’nun geleceğine ilişkin parametreler kapsamında yeniden ele almak gereksinimi duyuyoruz. 1916’daki Sykes-Picot anlaşması ile Ortadoğu, İngiltere ve Fransa arasında paylaşılmış, Amerika’daki Rockefeller’in bölgeye gönderdiği petrol mühendisleri bile hapse atılmıştı. Osmanlıyı arkadan vurmak için İngilizlerle işbirliği yapan Arap kabileleri savaş sonrasında memnun edilmeliydi. Ortadoğu’dan Osmanlı’nın tasfiye sürecini başlatan; İngiliz politikalarının etkisine kapılan Haşimi ailesinden Mekke Şerifi Hüseyin’e bir Arap imparatorluğu vaat edilmişti. Hüseyin’e bağlı kabilelerin 10 Haziran 1916’da Mekke’deki Osmanlı garnizonuna saldırısı ile Arap ayaklanması başlamıştır. Savaş sonunda Mekke Şerifi Hüseyin’in oğullarına; yeni icat edilen Irak monarşisi ile Ürdün nehrinin doğusunda kalan dar şeride ‘Ürdün’ adı verilerek hediye edildi (2). İngilizler, Şerif’in tüm Arabistan’a hâkim olmasını tehlikeli buluyorlardı. Türkiye’de 3 Mart 1924’de halifeliğin kaldırılması üzerine Şerif’in halifeliğine karşı çıkan Nejd Emiri Abdülaziz bin Suud, Şerif’e altrenatif arayan İngilizlerin desteğini alarak 25 Aralık 1925’de Mekke’yi işgal etti. 1927’deki Cidde Anlaşması ile İngiltere, Abdülaziz’in kendine verdiği Hicaz Kralı ve Nejd Sultanı unvanını kabul etti. Böylece başlayan Suudi egemenliği, 1932 yılında Suudi Krallığı adını aldı. Özetle, Suudi kabilesine Arabistan hediye edildi ve adı Suudi Arabistan oldu. Haşimi ve Suudi aileleri arasındaki düşmanlık 1958 yılında Irak’taki darbe sonucu Haşimi ailesinin iktidardan uzaklaştırılması ile sona erdi.

Suudi Arabistan’ı nasıl tanırsınız?

Suudi Arabistan dünyanın dördüncü büyük petrol üreticisi ve gelirinin %50’si petrolden gelmektedir. Arabistan nüfusu 30 milyon civarında olup, bunun %20-25’i Şii’dir. Nüfusunun çoğunluğu 30 yaşın altındadır ve üçte biri 20-24 yaş arasındaki işsiz kesimdir. S. Arabistan’da işsizlik sanıldığı gibi %10 değil %40 civarındadır. Ülkede en az 5 milyon insan fakirdir. Nüfusun %80’inin evi yoktur. Petrol doları zengin bir ülkede para sadece kraliyet ailesine, onların müttefiklerine ve toplumun bazı kesimlerine gitmektedir. Altın plakalı Mercedes arabalarda yaşayan bir kesim aşırı zengin, diğer kesim ise aşırı yoksulluk içindedir. Aylık asgari ücret 830 dolar civarındadır. Eğitim seviyesi düşüktür ve kadınlar evden dışarı çıkmak, toplumun bir parçası olmak, araba sürebilmek istemektedir. Suudi ailesi dünyadaki en geniş kraliyet ailesidir ve gücünü paylaşmak istemez. Suudi ordusundaki subay ve astsubaylar daha çok maaşları ile ilgilidirler ve pek çoğu ithalat, ihracat gibi ikinci bir işe sahiptirler. Orduya ne olduğu onların ilgisini çekmez. Suudi Arabistan’daki krallığı ayakta tutan üç ana unsur bulunmaktadır; ülkenin sahip olduğu dünyanın en büyük petrol rezervleri, devletin İslamcı inancı manipüle etmesi ve kraliyet ailesinin ABD ile olan ittifakı. S. Arabistan suni olarak bazı kabileler bir araya getirilerek yaratılmış bir ülkedir. Suudi hükümeti dini bir meşruiyet aracı olarak kullanmaktadır. Mekke ve Medine gibi kutsal şehirleri kontrol altında tutması nedeni ile İslami görevlerini öne sürerek reformlara sırt çevirmekte diğer yandan köktendinci Vahabi din adamları ile ittifakını sürdürmektedir. Suudi Arabistan’da reform karşıtı muhalif güçler Ulema, (din bilginleri) ve şeriatın daha sıkı uygulanmasını isteyen Uyanış (Sahwa) hareketidir. Suudi monarşisi geleneksel olarak ayaklanmalara karşı iki yöntem kullanır (3); halkı satın almak ve ulemayı kullanmak.

Suudiler 50 yıldır devrim karşıtıdırlar. Bugüne kadar Arabistan tarihinde iki ayaklanma görüldü. Birincisi 1979’daki Büyük Cami ayaklanması ve diğeri 1981’de doğu vilayetlerinde Şii isyanı idi. Suudilerin en sevmediği şey belirsizlik ve istikrarsızlıktır. Şubat 2011’den beri doğu eyaletlerinde Sünni monarşinin baskı yaptığını, eğitim ve sağlık konularında zenginliği paylaşmadığını düşünen Şiiler tekrar küçük protestolara başladılar. Suudi Arabistan da aslında protestocularla pratik yaptı. Yumuşak karşı koyma ile sokaklarda ateş etmek yerine binlercesini (çoğu genç 10.000 kişiden fazla) hapise tıktı. Bu yüzden bunların sesini duyamadık ama protestocular her zaman vardı. Arabistan petrol parası ile medyayı satın almakta ve dünya medyasını da ülkesi hakkında yönlendirmektedir. Bu demir perde ülkesinde olan çok şey uluslararası medyaya gitmemektedir. Tipik olarak Suudiler sorunları üç şeyin bir ölçüde karışımı ile çözerler; güç, para ve dini ideoloji. Güç genellikle asgari kullanılır. Protestolar başladığında Şiilerin bulunduğu doğu vilayetinde tutuklamalar yapıldı. Mesaj açıktı; protesto etme. Dini ideolojinin kullanımı resmi Ulema’nın yayınladığı fetva; “Protestonun İslam’a aykırı olduğu, bunun yapılmaması gerektiği ve siyasi değişim isteniyorsa bunun caddelerde olmayacağı” ile sağlandı. Dini kurumlar bu süreçte oldukça mükâfatlandırıldı. Arap Baharı’nın Riyad’a ulaşmasından korkan S.Arabistan kralı Abdullah, krallık bakanlık ve kurumları içinde yozlaşmaya karşı sözde bir kampanya başlatarak, uluslararası kamuoyu ve halk gözünde krallık imajını geliştirmeye çalıştı. Bu kampanya için Amerikalı danışmanlık şirketlerinden faydalanıldı, danışmaların öneri listesi krallık tarafından seçime tabi tutuldu (4). Arap ayaklanmaları başladığından beri S.Arabistan, nüfusunu memnun etmek için bol para harcamaya başladı. Kral Abdullah ekonomiyi canlandırma, işsizlikten edebiyat kulüplerine, halkın borçlarını ödemeye kadar pek çok alanda yardım için 130 milyar dolar taahhüt etti.

Suudi Arabistan, 2015 ile birlikte zor bir döneme girdi. Bunun iki nedeni öncelikle 90 yaşındaki Kral Abdullah’ın vefatı ile 23 Ocak 2015’de yerini alan Salman’ın yönetimi yeniden yapılandırırken ortaya çıkabilecek riskler ve ABD ile girilen petrol fiyatı savaşıdır. Petrol fiyatlarında %40 düşüş, öncelikle İran’ı vurmaya yönelik çünkü Suudi Arabistan’ın rezervleri birkaç yıl idare eder. Salman, daha cenaze kalkmadan İç İşleri Bakanı Prens Muhammed bin Nayef ‘den sonra en küçük oğlu olan Prens Muqrin’i de kral vekili prens olarak açıkladı. Önceden tasarlandığı belli olan bu çok erken açıklamalarla üçüncü nesil kralların yani ülkenin geleceğindeki iki liderin kim olacağı belirlenerek, artık bu tür tartışmaların önünü kesilmeye ve istikrar sağlanmaya çalışılıyor. Yeni kral Salman 79 yaşında, erken bunama ve zihinsel rahatsızlıkları var. Yeni kral Salman’ın iktidarının uzun sürmeyeceği biliniyor. Yeni kral adaylarından Nayef, 70 yaşında ve onun seçilmesi Suudi Arabistan’ı kuran yedi erkek kardeşin (Suudi Yedi) aile bağları dışından birinin seçilmesi yönteminin devamı olarak görülüyor (5). Yeni kral Salman, 35 yaşındaki oğlunu savunma bakanı yaparak, dizginleri elinde tutmak istediğini gösterdi. Eski kral Abdullah’ın oğlu babası kral olmadan önce olduğu gibi ulusal muhafız bakanlığı, Nayef ise babasının eski konumu olan iç işleri bakanlığına devam ediyor. Kraliyetin yaşlılık sorunu hep devam edecek, Muqrin, 90 yaşına kadar kral kalırsa Nayef’in oğlu 76 yaşına gelmiş olacaktır. Nayef’in oğlu prens Muhammed, 55 yaşında ve ailenin “Suudi Yedi” kolundan geliyor. Muhammed, ABD için en iyi aday çünkü bu ülkede eğitim aldığı dönemde iyi ilişkiler kurmuş ve iç işleri bakanı olarak terörle mücadelede istenilen desteği veriyor (6).

Kral Salman’ı neler bekliyor?

İslamın doğuş yeri olan Arabistan’ı bugün idare edenler ya da Salman’ın devraldığı ultra-muhafazakâr Suudi Arabistan krallığı, kendisini Mekke ve Medine gibi kutsal yerlerin koruyucusu, Sünni Arap dünyasının asıl savunucusu olarak görüyor. Ancak, bu krallık; şimdilerde Irak’tan Suriye’ye IŞİD’in kuşatması altında ve ilave olarak Yemen’de Şii Hutilerin İran destekli iç savaşı (bu ülkenin de kaybı ile) kuşatmayı daha da artırabilir. Nitekim Salman yaptığı ilk konuşmada ülkesinin benzeri görülmemiş bölgesel zorluklar içinde olduğunu söylerken, komşu ülkelerdeki sivil savaş ve mezhep çatışmalarına referans yaptı. En büyük endişesi Yemen, çünkü kuzeyde Irak’tan sonra güneyde Yemen’de de Şii bir yönetimle uğraşmak zorunda kalacağını düşünüyor. Suudilerin asıl sıkıntısı İran ile karşı karşıya gelmek yanında Sünni cephenin son yıllarda zayıflamasıdır. Riyad’ın bölgesel stratejisi, geleneksel olarak İran ve onun Şii uzantılarına karşı muhafazakâr, selefi ideolojiye sahip Arap grupları desteklemek oldu. Selefiliğin gelişmesi, köktenciliği destekleyen ve bulundukları ülkelerde daha fazla konum edinmeye çalıştıkları için tehdit olarak görülen Müslüman Kardeşler ve bağlantılı örgütler gibi Ilımlı Sünni siyasal İslamcı grupların ideolojisini sınırlamak için de bir vasıta olarak görüldü. Körfez ülkeleri içinde Katar’ın Müslüman Kardeşler ile iyi ilişkileri, Suudi Arabistan, Bahreyn ve BAE’nin bu ülkedeki elçiliklerini kapatmasına neden oldu. Öte yandan ABD’nin İran ile yakınlaşması Arabistan’ı rahatsız ederken, Selefi cihatçı grupların yükselmesi de siyasal İslam’ı yeniden düşünmesine neden oluyor. Bu nedenle, Suudi Arabistan, Bahreyn ve Abu Dabi; Katar ile diplomatik ilişkileri yeniden başlatırken, Mısır ve Libya ile de yakınlaşırken, Müslüman Kardeşler ve siyasal İslam ile de barışmayı gözden geçiriyor (7). 2015’te bu arayışlar Libya, Suriye ve Yemen’de kendi çıkarlarını korumak için yeni yaklaşımlar ortaya çıkarabilir.

Eski kral Abdullah’ın en önemli başarısızlığı Suriye üzerinde oldu. Esat’a olan düşmanlığı öncelikle şahsi idi. Esat’ın kendisine hakaret ettiğini düşünüyordu. Sonra onun İran ile bağlarından memnun değildi. Abdullah’ın, Irak’ta Şii olduğu için Maliki’ye sırtını dönmesi IŞİD’in doğuşuna ortam hazırladı. CIA’nın kontrolünde 2011 yılından beri Suriye’deki iç savaşın finansörü ve eleman kaynağı olmaya devam eden Suudi Arabistan ve Katar, IŞİD’in yaratılmasında ABD’nin en yakın müttefiki oldular. Suudiler ve Katar parayı verirken, Türkiye, lojistik destek sağlıyor, silah ve teçhizat veriyor, kendine göre Suriye direnişini örgütlüyordu (8). Abdullah, ABD’nin Suriyeli isyancıları eğitmesi için ülkesinde üs kurmasına izin verdi (9). Abdullah, IŞİD ve El Nusra’yı kara listeye ancak 2014 bahar aylarında aldı. IŞİD’ı ABD’ye bırakan Suudi krallığı, koalisyona hava kuvvetleri ile destek veriyor ve ama bu destek bir işe yaramıyor. Kasım 2014’de IŞİD yayınlamış olduğu teolojik kitapta (Lands of al-Haramain and Yemen), “bundan sonra ne Suud ailesine ne de onların askerlerine rahat yok, eninde sonunda İslami devletin muhafızları size ulaşacaktır” denmekteydi (10).
Aralık 2014’de Suudi hükümeti 3.348 kişiyi aşırılık ya da terörizm suçlaması ile hapiste tuttuğunu açıkladı. Bunların içinde 130’u Yemenli ve 75’i Suriyeli olmak üzere toplam 514 yabancı var. 2 bin kadar genç IŞİD’a katılınca; hükümet, IŞİD ile mücadele için Vahabi dini teşkilatını harekete geçirdi. Suudi büyük müftüsü IŞİD’i bir numaralı İslam düşmanı ilan etmesine rağmen, aralarında ne gibi bir fark olduğu konusunda bir açıklama yapamıyorlar. İkisi de Şeriatı uyguluyor ve ceza olsun diye kafa kesiyor, ikisi de dinin ve liderlerin sorgulanmasına karşı çıkıyor, ikisi de Hazreti Muhammed’in doğum gününün kutlanmasını onaylamıyor. Suudilerin ılımlı İslam diye bir kategoriyi kabul etmesi de mümkün değil. Sünni dünyanın savunuculuğuna soyunan Irak ve Suriye’deki IŞİD yanında Yemen’de Hutilere karşı savaşan El Kaide, onun rollerini çalmaya çalışıyor. Bugüne kadar IŞİD’in bazı unsurları Suudilere yönelik birkaç saldırı ile yetindi. Kral Abdullah’ın “barış vahası” olarak adlandırdığı ülkesi aşırı İslamcılar dışında insan hakları savunucuları ve siyasi aktivistler ile de sorunludur. Bugüne kadar Suudi Arabistan; IŞİD, Arap Yardımadası El Kaidesi, Yemen’deki Hutiler ile Erdoğan’ın çok sevdiği Suriye’deki El Nusrası ve Mısır’daki Müslüman Kardeşler’ini terörist grup ilan etti. ABD ile işbirliği, insansız hava aracı (drone) üsleri ile Yemen’deki üslerin vurulmasını da kapsıyor. Abdullah, Yemen’de başkan Ali Salihi’yi Arap Baharı’ndaki ayaklanmalar esnasında iktidarını bırakmasını sağladı ama kendi eliyle getirdiği Mansur Hadi de istifa edince ülke yönetimsiz kaldı. Yemen’de şimdi hem Şii Hutiler başkenti kontrol ediyor hem de IŞİD güçleniyor. Abdullah, Bahreyn’deki Sünni rejimi Şii çoğunluğa karşı korumak için dört yıldır ülkede birlik bulunduruyordu. Bahreyn sınırına yakın ve petrol rezervlerinin bulunduğu bölgedeki Suudi topraklarındaki Şii azınlık, onlarca yıldır ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmektedir.

ABD ve Suudi Arabistan..

İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD stratejisinin hedefi başta Ortadoğu olmak üzere dünya genelinde petrol ve ekonomi üzerinde denetim sağlayarak, kendine bağımlı ilişkiler geliştirmekti (11). Suudi petrollerine hâkim olan ARAMCO şirketinin hisseleri daha önce Rockefeller ailesine ait dört şirket arasında paylaştırılmıştı. Bu dört şirket 1944'te bir araya gelerek ARAMCO'yu kurmuşlardır. Ortadoğu petrollerinin yüzde 99'u yedi büyük petrol şirketinin kontrolü altındadır. Bu şirketlerin beşi Yahudi Rockefeller ailesine aittir. Geriye kalan iki şirketten Shell'in sahibi Marcus Samuel ve Royal Dutch'ın sahibi Wiliam Detending de Yahudidir. 1971’de ulusal güvenlik danışmanı olan Henry Kissinger, 1973’de petro-dolarları ABD’ye döndürmenin de yolunu bulmuş, yedi kız kardeş inanılmaz gelirler sağlamıştı. 1974 yılında petrol fiyatları aniden artınca, ABD ile Suudi Arabistan arasında yapılan gizli anlaşmalar ile petro-dolarların Amerikan ekonomisine dönüşü garanti altına alındı (12). Petrol, dolar karşılığı satılacak, karşılığında ABD, Suudi Arabistan’a silah ve teçhizat verecekti. Bu anlaşmanın Suudiler için asıl faydası, hanedanı iktidarda tutma garantisi idi (13). Artık, ABD doları altın ile değil petrol ile destekleniyordu. Bu anlaşma ile Suudi ailesinin özel ve sürekli payı korunmakta, diğer yandan OPEC içinde fiyatların belirlenmesinde Suudilerin desteği sağlama alınmakta idi. Artık petrol almak isteyen her ülke FED’ten para satın almak zorunda idi. Bu borç paralar sadece kâğıt üzerinde veri idi ama yüz milyarlarca dolar bu yolla ABD bankalarına yazıldı. Kısaca, ABD, 1940 ve 50’lerde Ortadoğu’da iki özel ilişki geliştirdi. Birincisi İsrail ile ve ne olduğu gayet açıktır. İkincisi S.Arabistan ile güvenlik ve askeri yardım karşılığı petrol sözü idi.

ABD’nin demokrasi isteği konusunda çifte standardının en iyi örneği Suudi Krallığı’dır. Bugün ABD’nin en az İsrail kadar önemli bir müttefiki olan Suudi krallığı, bir kabile yapısı içinde kemikleşmiş, gayet karanlıkçı dini köktenci denetime maruz, bütünüyle geri bir toplumdur. ABD, bunu değiştirmek istememektedir zira bunu yapması ülkenin bu ülkenin geleceği hakkında başa çıkılmayacak bir belirsizliğe ve kestirilmezliğe yol açacaktır. ABD-Suudi Arabistan ittifakı, kraliyet ailesinin hayatta kalması ve meşruiyetine, hatta uluslararası statüsünü korumasına en büyük katkıyı sağlamaktadır. Bu durum ABD, kraliyet ailesinin kendi çıkarına olduğunu düşündüğü sürece devam edecek ya da ülke kendiliğinden bu rejimden kurtulacaktır. Bu yüzden ne Suudilerden evrensel haklar istemekte, ne de Bahreyn’e müdahalesine ses çıkarmakta hatta desteklemektedir. Ancak krallık büyük bir ayaklanma ile karşılaşırsa durum değişebilir. Obama yönetimi Arap ayaklanmaları süresince pek çok farklı şekilde reaksiyon gösterdi. Diğer yandan, ABD için Suudi Arabistan, bölgeye demokrasi getirilmesinin önündeki en büyük engeldir. Kral, 130 milyar dolarlık sübvansiyon ve 60.000 yeni istihdam ile Arap Baharı’nda paçayı kurtardı. Ancak Suudi sistemi de kırılgandır ve rejimin çökmekten kaçışı yoktur. Kısaca Suudi Arabistan sadece zaman satın almaktadır. 21. yüzyılda Suudi Arabistan hala Orta Çağ’dan kalma bir soy bağı anlayışı ile yönetiliyor. Suudi kadının aileden bir erkek yanında olmadan pek çok şeyi yapması yasaktır. Bununla beraber ABD için Suudi Arabistan, içerdideki çirkinliklere ve son yıllardaki bölgeyi birbirine katan politikalarına rağmen dost bir ülkedir. 90 yaşında ölen ve 20 yıldır iktidarda olan Abdullah, reformcu, liberal hatta modern olarak kabul ediliyordu. ABD dışişleri bakanı kral Abdullah’ı vizyon ve bilgelik adamı olarak tanımlamıştı (14).

ABD, Suudi hanedanını değiştirmeye, ya da petrol bölgelerini ele geçirmeye ihtiyaç duymadı. Onları hep finansal rehine olarak gördüler (15). Suudi yönetimi ise ABD’nin bölgede statüko gücü olmasını istemekte ama bu rolü oynayamadığını düşünmektedir. Ekim 2014’de ABD Başkan Yardımcısı Joe Biden, basına yaptığı açıklamada, ABD’nin Ortadoğu’daki müttefiklerini Suriye ve Irak’ta terörist grupları desteklemekle suçlamıştı. Biden, “Esat’ı devirmek için öyle kararlılar ki yüzlerce milyon doları, tonlarca silahı El Nusra, El Kaide ve dünyanın her yerinden gelen cihatçılara gönderiyorlar” dedi. Bu işte başı çeken Körfez ülkeleri ABD için gittikçe sorun haline gelmeye başladı. Bu sorunun diğer yüzü ABD petrol ithalatının %20’sini karşılayan Körfez’den ham petrol ithalatının gittikçe azalma eğilimine girmesidir. Bu oran 2008’e kadar %23 azalırken, 2012-2020 arasında %55 azalması beklenmektedir. Bu durum ABD’yi Körfez bölgesinde çıkarlarını korumak için yeni stratejik arayışlara itmektedir (16). ABD’nin Ortadoğu’da İran’a yönelik olarak uyguladığı çifte uygulama stratejisi Suudi Arabistan’ı rahatsız etmeye başlıyor. Bir yandan askeri olarak İran’ı çevrelerken, diplomatik olarak da İran ile yeni pazarlıklara girişmesi, zaten IŞİD ve Müslüman Kardeşler konusunda ABD’den farklı düşünen Suudilerin endişelerini artırıyor (17). ABD, Körfez İşbirliği Konseyi’nin (GCC) askeri komutanlığının kurulması ile ilgili yeni adımlar yapıyor. ABD ve İngiltere, bu müşterek komutanlığın alt yapısını sağlayacaklar. İran ile görüşmeler aslında büyük oyun öncesi nafile ve gerekli bir tur gibi görülüyor. ABD için hem İran hem de başta Suudiler olmak üzere tüm ülkelerin suç karnesi zaten yeterince dolu, şimdi yeni oyuna nereden başlayacağını bilmiyoruz ancak kesin olan giriş noktası Yemen’deki üsten desteklenecektir. Paris saldırıları sonrası Körfez’de İngiltere ve Fransa’nın yeni yapılanmalara gitmesi bir işarettir. ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli deniz ve hava vasıtaları ise Bahreyn’de üslenmiştir.

Suudi Arabistan ve El Kaide

Soğuk Savaş sonrasında Ortadoğu’da umutsuz insanlar topluluğu ABD’ye karşı İslamcı teröristler doğurmuştu. 11 Eylül saldırılarını yapan dört uçaktaki 19 teröristten 15’i Suudi Arabistan’da (diğerleri bir Mısırlı, bir Lübnanlı ve iki Birleşik Arap Emirliği vatandaşı idi) eğitilmişti (18). El Kaide’nin çekirdek liderlerinin çoğu ise Mısırlıdır. Suudi Arabistan ne hikmetse bu saldırıların merkezi olarak görülmedi, cezalar Afganistan ve Irak’tan başlayarak ABD’nin vasalı olmayan ülkelere kesildi ve kesilmeye devam da ediyor. Hâlbuki 15 Eylül 2005 tarihinde New York’taki federal mahkemenin yayınladığı 156 sayfalık raporda Suudi Arabistan’ın El Kaide’ye 11 Eylül 2001’e gelene kadar 10 yıldan fazla süre her yıl yaklaşık 35 milyon dolar aktardığını yazıyordu. Suudiler, 1970’lerden itibaren Sovyetlere karşı Mücahidin hareketini başlattılar, asker ve para desteği verdiler ama daha sonra durdurmadılar. 1976’da Suudi istihbaratının başına geçen ve 25 yıl bu işi yapan Suudi prensi Türki el-Faysal, Pakistan ve Afganistan’da işleri yöneten kilit kişi idi ve CIA’nın dostu idi. Türki el-Faysal, 11 Eylül saldırılarından iki hafta önce görevden alınmıştı. Saldırıları araştıran 9/11

Komisyonu raporunun El Kaide’nin destekçileri ile ilgili bölümünden 28 sayfanın kaybolması da Suudi Arabistan’ın rolünü gizlemek için yapıldı. ABD ile ilişkileri en iyi olan S. Arabistan, Mısır, Ürdün, Fas ve diğer ülkeler ekonomik ve siyasi durgunluk, eğitim ve kültürel sorunlar nedeni ile en çok terörist üreten ve terörizme sempatik bakan toplumlar oldular (19). 30 yıldır Suudiler Vahabi/Selefi molla ve hücrelerine fon sağlayıp, organize ederken, Batılılar sesini çıkarmamaktadır. Obama IŞİD’a karşı savaşa harekete karar verirken, örgütün başını kestiği insanlara vurgu yapıyordu ki, Uluslararası Af Örgütü’nün raporu önüne konuldu. Rapor, ABD’nin müttefiki Suudi Arabistan’ın sadece Ağustos 2014’de iki hafta içinde 22 kişinin kafasını vurduğunu söylüyordu. Birkaç hafta sonra başkan yardımcısı Biden, Harvard’ta öğrencilere konuşurken Suudi Arabistan ile ittifakı, İkinci Dünya Savaşı esnasında Stalin ile müttefikliğe benzetiyordu. ABD, perde arkasında şunu konuşuyor; “Dünyadaki nefret ve yıkımı yok etmek için bir haçlı seferi başlattık ama müttefiğimiz tarihteki en iğrenç rejim olan Suudi’lerdir (20)”.

El Kaide, Suudi Kral ailesinin politikalarına karşı idi ve aynı şey kral ailesi için de geçerli idi. Ama örgüte ülkenin birçok kanalından destek yağıyordu ve Suudi hükümeti bu kaynakları kesmenin sonuçlarını bildiği için bir şey yapmıyordu. ABD’ye göre, El Kaide Suudi yaşam tarzına öyle işlemişti ki krallığı parçalamadan bu desteği kesmek mümkün değildi (21). Suudi hanedanı güvenilir insanlar değildi. Birinci Dünya Savaşı esnasında İngilizlerle işbirliği yaparak Haşimi Bedevilerini yarımadadan şimdiki Irak ve Ürdün topraklarına sürmüşlerdi. Suudiler, evlilikler yoluyla ve petrol gelirlerinden paylar vererek, kabileler, aşiretler ve ailelerin desteklediği bir ittifak, bir koalisyon şeklinde, Suudi hanedanını destekleyen karmaşık bir idare sistemi geliştirdiler. Suudi hükümetinin Kuveyt’i geri almak isteyen Amerikan ordusuna topraklarında yer vermesi, krallıkta büyük gerginlik ve karmaşa yaratmıştı. Suudilerin çoğuna göre Amerikalılar, sevilmeyen Kuveyt Kraliyet Ailesi’ni kurtarmak için ülke topraklarını kirleten yabancılar idi. Suudi Arabistan halkı El Kaide’ye büyük sempati duyuyor. Arap kabilelerine dinsel tutuculuk yanında yabancı düşmanlığı ve korkusu hâkimdir. Suudi hanedanı, kabilelerin bu düşmanlığını ve aralarındaki mezhep farklılıklarını dengeleyerek hayatta kalmaya devam etmektedir. Suudi burjuvazisi sıkı bir devlet denetimi altındadır ve rahatça iş yapabilmek için hanedanla fazla iç içe geçmiştir. Ülkeyi yöneten ailenin içinde binlerce prens ve prenses bulunmakta ve ticaretle uğraşan geniş bir tabaka ise onlarla yakın ilişki içindedir. Bu tabaka petrol gelirlerinin sömürüsünden öylesine muazzam karlar sağlamaktadır ki imkân bulsa bile monarşiyi devirme riskini kesinlikle göze alamazlar. Rejimin reform karşıtı doğası, devletin resmi ideolojisi ve örgütlenme biçiminden kaynaklanmakta ve bu demokratik açılımların önünü tıkamaktadır (22). Suudi ailesinin meşruiyeti, kadınlara eşit haklar verilmesi gibi siyasi reformlara karşı olan Vahabiler ile yaptığı ittifaka bağlıdır.
Batı, İslam ülkelerindeki ayrılıkçı unsurları şiddet kullanmaya sevk ediyor. Çıkan kaostan istifadeyle, İslam ülkelerini dolayısıyla da petrolü yönetiyor. Öte yandan; İran hariç, İslam ülkeleri zaten Batının işgali altındadır. Ortaya çıkan şiddet, Batıdan kurtulma savaşıdır. İslam ülkelerinin Batıdan bağımsızlaşması, Batı ile haklı zeminlere oturan bir ilişki kurabilmesi, Suudi Arabistan olduğu müddetçe mümkün değildir. Suudilerin İslamcı şiddet içindeki varlığı; Amerika’nın şiddet içindeki varlığıdır. İslam’ın bağımsızlaşması için Suudilerden kurtulması gerekir (23). Suudi petrolünün dolarla satılması, ABD’yi süper devlet yapan unsurların başında gelmektedir. Daha da net söylersek, Suudi yönetimi demek, ABD+İsrail yönetimi demektir. İslam ülkelerinde, bir bağımsızlık mücadelesi yapılacaksa, bu mücadelenin Suudilere karşı yapılması gerekir. Arap dünyası Suudileri aşamazsa, ne terörden çıkış vardır, ne de, Arap ülkelerine huzur gelecektir. Bugün milli sınırlar içinde yaşıyor gibi gözüken çoğu İslamcılar, Müslüman Kardeşler ya da cihatçı grupların Ortaçağ’a dönme hayallerinin baskısı altındadır. Halifelik ve emirlik hayalleri geri dönüyor çünkü modern Müslüman ulus-devletler içinde demokratik ve ekonomik sistemler kurma ideali bizzat Batılıların arkasında olduğu İslamcılar tarafından akamete uğratıldı. İslam kendi içinde yabancılaşmakta, kutuplaşmakta yeni çatışma sahaları ortaya çıkmaktadır. Radikal İslamın, Batılılar tarafından tüm İslam dünyasına başına musallat edilmesi projesi başarıya ulaşmaktadır. Ortada Müslümanların birbirine kırdırılacağı bir senaryo var ve Batı burada ellerini yıkama ihtiyacı duymayacaktır. IŞİD ile birlikte sürecek uzun savaş’ın yeni safhasında bölgesel savaş bekleniyor, yeni terör örgütleri ile birlikte yeni ittifaklar da görülecektir. Lübnan ve Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da bu küçük grupların savaşından birileri yenik çıksa bile kalanlarla bir devlet olmaz. IŞİD’i yok edecek bir Arap çözümü yoktur.

Yeni Suudi Arabistan ve Türkiye..

Halen ABD ile S. Arabistan arasında IŞİD, Suriye’nin geleceği, İran ile ilgili ne yapılacağı, petrol fiyatlarının geleceği, Ortadoğu’da nasıl bir yol izleneceği gibi konularda zaten görünür bir gerilim bulunmaktadır (24). Suudi Arabistan gittikçe çevresinin sarıldığını ve ABD’nin Guliver gibi etrafında dolaştığını düşünmektedir. Ancak, Suudi monarşisi bilmektedir ki ABD’yi kaybedelerse artık hiçbir şeydirler. Suudilerin etrafını etkileme stratejisi bir süre daha devam edecek ama üstlerindeki dam birden çökecektir. Bu da Sünni-Şii mezhep savaşı ya da Arap-İran savaşı yanında Arap-İsrail savaşını da tetikleyecektir. Bu durum Ortadoğu’daki Amerikan barışının da (Pax Americana) sonu olabilir. Tüm bu nedenlerle Obama yönetimi Suudiler ile acilen yeni bir anlaşma peşindedir. Bu sadece Arabistan için değil, Suudilerin etkilediği komşu ülkelerdeki monarşilerinde bir yol haritası ile anayasal monarşiler haline gelmesine ikna etmeyi amaçlamaktadır (25). Ortadoğu, ABD ve tüm Batı için olağanüstü stratejik bir öneme sahiptir. Ortadoğu’daki ABD çıkarları; başta petrol olmak üzere ucuz ve güvenilir enerji kaynaklarına, açık ve güvenli bir ulaşım hattına, deniz yollarına, Süveyş Kanalı’na ve Hürmüz Boğazı’na engellenmeden ulaşabilme ve kullanma özgürlüğü olarak tanımlanır. Yeni Ortadoğu’da kurulacak devletler gene Batılıların güdümünde olacaktır. Bu ülkeler üzerinden Pentagon, İsrail ve NATO yeni savaşlara gerekçe bulacaktır. 2008 yılında Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (PNAC) (26) adlı düşünce kuruluşundan Norman Podhoretz’in ortaya attığı İsrail’in nükleer savaş senaryousu gibi İsrail’in sık sık savaş girişimlerin de bulunması bu arayışların bir neticesidir. İsrail, Körfez bölgesinde işgal edebileceği petrol alanları aramaktadır. Suudiler için İsrail hiçbir zaman ilgi odağı olmadı, İsrail ya da Filistin ile pek yakından ilgilenmediler. Önceki savaşlarda göstermelik kuvvetler verdiler, Hamas’tan önce hareket hâkim olan Filistinli radikallere karşı çıktılar (27). Abdullah’ın İsrail için barış planı 1967 sınırlarının ötesine çekilecek bir İsrail öngörüyordu. Bu asla gerçekleşmeyecek bir öneri idi ve Abdullah, bu alanda da bir şey yapmadan öldü. Körfez monarşileri doğal olarak Suudilerin işaret çubuğuna bakmaktadır. Abdullah sonrası Körfez İşbirliği Konseyi’de artık siyasi bir birlik olmayacaktır.

Orta Çağ’dan kalma Arap sosyal yapısı içindeki derin yapısal gerilimler onlarca yıldır petrol zenginliğinin gölgesinde kaldı. Çürümeye başlayan bu garip sosyal sözleşme artık birden bire yırtılabilir. Ülkede pek çok inanç, mezhep ve kabilenin olması reform isteklerini gündemde tutmaktadır. Halk egemenliğinin sağlanması ise sivil toplumun gelişmesini beklemektedir. Salman dönemi tıpkı eskisi gibi hatta daha kötüsü olacaktır. Bunun belirtileri şu şekilde öngörülebilir;

- Salman’ın seçtiği din adamları reaksiyoner kesimden ve önümüzdeki dönemde dini tolerans konusunda çok şey beklenmemelidir. Bunun kanıtı İslam İşleri Bakanı olarak seçilen ve geçen Aralık’ta kovulan Salih bin Abdülaziz eş-Şeyh’in açıklamalarıdır. Şeyh’e göre İslam’a Yahudi-Hıristiyan-Çok tanrılılar üçgeninden saldırı gelmektedir ve Şiiler Allah yerine Ali’ye tapmaktadır. Salman’ın da benzer görüşleri olduğu bilinmektedir. Salman’ın danışmanı ve Ulema’nın başı olarak seçtiği Saad bin Nasır el-Şetri de 2009 yılında üniversite müfredatlarını dini liderlerin denetlemesini istediği için Kral Abdullah Üniversitesi’nden kovulmuştu. El-Şetri, IŞİD’i dinsiz oldukları için Yahudi ve Hıristiyanlardan daha tehlikeli bulmaktadır. Görevine devam eden kraliyetin büyük müftüsü de daha önce Arap yarımadasındaki tüm kiliselerin yıkılmasını istemişti.
- Salman’ın yönetim içindeki seçimleri de ona yakın bir klik ile ülkeyi yöneteceğinin göstergesi olarak görülmektedir. Yapılan atamalarda Suud ailesi kökenlilerin seçilmesi kendisinin de geldiği Suudi Yedi’lerin intikamı olarak değerlendirilmektedir. 1950’lerin sonu ve 60’ların başında kraliyet içindeki iki fraksiyonun çekişmesi kriz yaratmıştı.

Önceki kral Abdullah’ın yaptığı pek çok tayin değiştirildi, Riyad ve Mekke valisi olan oğulları görevden alındı. Suudi Arabistan’ın ülke dışındaki kirli işlerinden sorumlu Prens Bandar, güvenlik konseyi genel sekreterliği dâhil bütün görevlerinden kovuldu. Daha da ötesi Salman, güvenlik konseyi ve diğer üst düzey siyasi konseyleri iptal etti ve bunların yerine kendisinin merkezde olduğu iki konsey (siyasi ve güvenlik işleri konseyi ile ekonomi ve kalkınma işleri konseyi) kurdu. Ekonomik konseyin başına savunma bakanı yaptığı oğlu Prens Muhammed’i getirdi.

- Salman da önceki Abdullah gibi petrol gelirlerini halka rüşvet olarak dağıtarak, iktidarını sağlama alma stratejisi izliyor. Salman, iktidarı alır almaz devletin her kademisine, öğrencilere, engellilere, akla kim gelirse 30 milyar dolar dağıttı. Bu paraların bizim de ödedeğimiz petrol fiyatlarına yansıyacağından şüpheniz olmasın. Özetle, Salman’ın vizyonu ülkeyi geleceğe hazırlamak değil, koltuğa daha sıkı yapışmak üzerinedir.

Arap milliyetçiliğinin temeli önceleri Türk düşmanlığı idi, daha sonra yabancı düşmanlığı oldu. 2006 yılında Kral Abdullah Türkiye ziyaretinde Atatürk’ün mozalesine çiçek koymayı reddetmişti. Türkiye’nin son yıllarda İslam dünyası ile ilgili söylemi aslında Sünnileri ve özellikle Körfez ülkelerini arkasına almaya çalışan bir gayretti. Başlangıçta Sünni eksen gibi büyük bir hayal üzerine oturan bu ilişkiler önce Arap Baharı esnasında Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Filistin ve Gazze krizleri ile testlerden geçti, ayrıştı. Daha sonra Irak krizi ve IŞİD’in doğuşu ile birlikte tonlar yerine oturdu ve şimdilerde Türkiye yapayalnız kaldı. IŞİD’in ortaya çıkışından sonra Türkiye başta Suudiler olmak üzere Arap ülkelerinin desteğini birden kaybetti. IŞİD ve Suriye, Türkiye’nin İran ile ilişkilerini de daha da kötüye götürdü ve Ortadoğu’nun yalnız ülkesi oldu. Türkiye’nin Körfez bölgesine ilişkin politikaları iki eksene oturmuştu; Suudi ve BAE tarafında daha muhafazakâr ilişkiler sürerken, Katar ve Kuveyt tarafında ise daha esnek işbirlikleri söz konusu idi (28). İşin aslı Suudi tarafı başından beri Türkiye’ye hep şüphe ile bakmış, gereğinden fazla önem vermemiş; ülkesinin üçte ikisi Amerikan üssü olan ilkesiz Katar ise Türkiye ile olabilecek (terörisleri finanse etme, Türkiye’de kara para aklama dâhil) her türlü kirli işe girişmişti. Suudilerin gözünde; Erdoğan’ın bölgesel güç olarak kullanılma umudu, Suriye’den sonra Doğu Akdeniz’de de boşluk yaratarak, buhar olup uçmuştu. Erdoğan’ın bölgesel liderlikten vazgeçip, küresel İslam liderliği için başladığı (29) Afrika turu esnasında kral Abdullah’ın ölüm haberi geldi. Türkiye’nin hemen dibinde Kobani Kürtlerin eline geçip, Türkiye’nin altı daha da oyulurken aynı günlerde Erdoğan küresel İslam lideri oyununa devam ediyordu.

Sonuç..

2015 yılı Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin siyasal İslam’ın bölgedeki rolü konusunda çekişmesinde yeni bir safha olabilir. Bu ülkeler İran’a karşı saldırgan enerji kartını kullanmayı seçtiler. İran ise durumu yakından izlemekte, yeni ittifaklar aramaktadır. 2015 yılı içinde Suriye’deki isyancıların tek vücut olmasının sağlanması ve bu yapının Batı tarafından ne kadar destekleneceği yanında IŞİD’in ne kadar sınırlanacağı konuları muhtemel gelişmelerin odak noktasında olacaktır. Kesin olan Sünni Arapların bölgesel stratejisinin artık değişmek zorunda olduğudur. Erdoğan’ın Mısır’daki Müslüman Kardeşlere ve Filistin’de Hamas’a yakınlığı yanında, Suriye’deki hevesleri ve IŞİD’a yönelik gizli gündemi Suudi Arabistan ile olan kırılmaların ana hatlarını oluşturuyor. Erdoğan her gün Mısır’ın Sisi’sine yeni bir salvo gönderirken; Suudi Arabistan ve BAE, şimdilerde Rusya ve Fransa’dan silah almaya çalışan Mısır’ı finanse ediyor. Çünkü kendi güvenliği için Mısır ön cephede olmalıdır. Erdoğan’ın Müslüman Kardeşleri gerektiği yerde silahlandırarak Ortadoğu’da mümkün olan her yerde iktidarı getirme stratejisi Arapları endişelendirmeye devam edecektir. Suudi ve Türk tarafında bölgesel ve uluslararası hevesler ve eylemler konusunda derin bir güvensizlik var ve ilişkiler artık diplomatik temaslar ile sınırlı hale geldi. Herhangi bir projeye dayalı olmayan resmi ve diplomatik ziyaretler bir sonuç üretmiyor. Öte yandan, Ortadoğu toprakları Selefi ideolojiler ile yeni teröristlerin ve ayaklanmaların yeşermesi için oldukça verimlidir. Katar, uzun bir süredir zenginliğini Mısır’da Müslüman Kardeşler, Tunus’ta Ennahda, Suriye’deki isyancılar gibi pek çok İslamcı grubu desteklemekte kullanmaktadır. Suudi Arabistan oldukça hassas bir konumdadır ve şimdilik durumu kontrol ediyor olsa da diğerlerinin başına gelen onun da başına gelecektir. Çünkü diğerleri ile demografileri aynıdır. Sonuç olarak, İslam dünyası içine sokulan fitnelerle birbirine düşürülürken, bu kaosta Batılılar ve İsrail kendi çıkarları için gerekli ortam ve fırsatları kullanacaklardır. İslamcıların iktidara geldiği ya da kuvvetli olacağı ülkelerde radikalleşme artacak Batılılar İran ile hesabını görürken Türk-Arap-İran dünyası kaosa gömülecektir. Suudi Arabistan ve Katar gibi emperyalizmin gönüllü işbirlikçisi Körfez rejimleri ortadan kaldırılmadıkça Ortadoğu’da savaşlar ve akan kan hep devam edecektir.

Doç Dr. Sait Yılmaz
@DocDrSaitYilmaz
ulusalkanal.com.tr

Kaynakça ve Dipnot


(1) David Andrew Weinberg: Saudi King Salman's Audacious Power Play, Foundation for Defense of Democracies, (February 2, 2015).
(2) William L. Cleveland: A History of the Modern Middle East, Westview Press, San Fransisco, 1994, p.149-151.
(3) Brookings Institution: Managing Reform? Saudi Arabia and the King's Dilemma, Saban Center Policy Forum, (On June 28, 2011).
(4) Intelligence Online: Contracts: Riyadh Rewrites the Rules, (Sep 29, 2011).
(5) Miriam Goldman: Much Ado About Nothing: Why the Saudi Succession Was Boring, MAX Security Solutions, (January 28, 2015).
(6) James Phillips: A Big Foreign-Policy Challenge: Regaining Saudi Arabia's Trust, The Heritage Foundation, (January 26, 2015).
(7) Michael Nayebi-Oskoui: Saudi Arabia Faces Challenges in the New Year, Geopolitical Weekly, (January 6, 2015).
(8) Daily Beast: America’s Allies Are Funding ISIS, (June 14, 2014).
(9) Thomas W. Lippman: Saudi King Abdullah's Foreign Policy Was a Trainwreck, (January 27, 2015).
(10) David B. Ottaway: Saudi Arabia: Immersed in Chaos, Woodrow Wilson International Center, (January 29, 2015).
(11) Terence K. Hopkins, Immanuel Wallerstein: Geçiş Çağı, Dünya Sisteminin Yörüngesi: 1945-2025, Avesta Yayınları, Çev. N.Ersoy, İstanbul, 1999, s.29.
(12) Peter Dale Scott: American War Machine: Deep Politics, the CIA Global Drug Connection, and the Road to Afghanistan, Rowman & Littlefield Publishers, 2010, p.316.
(13) Brown: Age, (2010), p.142.
(14) Emma M. Ashford: Saudi Arabia: New Leader, Same Medieval State, Cato Institute, (January 23, 2015).
(15) George Friedman: Amerika’nın Gizli Savaşı, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2014, s.278.
(16) John Glaser: America’s Toxic Middle East Allies, The National Interest, (December 28, 2014).
(17) Andrew J. Bowen, Dual Engagement: The Saudi Factor in an Iran Rapprochement, James A. Baker III Institute, (December 24, 2014).
(18) Victor Davis Hanson: We Give Up, Americans Are Sick and Tired of the Middle East, (March 8, 2012).
(19) Kenneth M. Pollack: Grand Strategy: Why America Should Promote a New Liberal Order in the Middle East, Saban Center for Middle East Policy, Blueprint Magazine, (July 22, 2006).
(20) James W. Carden: Our Ally, Saudi Arabia, The National Interest, (October 14, 2014).
(21) George Friedman, Amerika’nın Gizli Savaşı, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2014, s.261.
(22) Thomas D. Kraemer: (2006), Addicted to Oil: Strategic Implications of American Oil Policy, Carlisle PA: Army War College Strategic Studies Institute, 2006, 5.
(23) Bülent Esinoğlu: Arabistan’dan Devrim Çıkar mı? ulusalkanal.com.tr, (16 Ocak 2015).
(24) Christopher Boucek: The United States, Saudi Arabia, and the Arab Spring, Carnegie Endowment, (June 8, 2011).
(25) Martin S. Indyk: Amid the Arab Spring, Obama's Dilemma Over Saudi Arabia, The Washington Post, (April 07, 2011).
(26) Project for a New American Century.
(27) George Friedman: Amerika’nın Gizli Savaşı, Pegasus Yayınları, İstanbul, 2014, s.270.
(28) Khalid Al Jaber: Turkey and the Gulf, The Peninsula Qatar, (February 01, 2015).
(29) Fehim Taştekin: Erdogan's Africa Tour, Al Monitor, (January 28, 2015).

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
kemal - 2 yıl önce
eskiside yahudi yeniside ne fark var anlamadım