banner863

Tarihten günümüze ulusal ordu kavramı ve Türkler - II


Yener Oruç

Yener Oruç

19 Temmuz 2014, 10:54

 Türklerin küllerinden devlet inşa edebilmesinin temeli önceki bölümde anlatılan karakter itibarıyladır. Ordusunu yenmek yeterli olmayıp, milletin de yenilmesi gerekmektedir. Çünkü milliyet olarak ordulaşma eğilimlidir. Dolayısıyla devlet sahibi olmakta güçlük çekmemektedir. Emperyalizme göre bu karakteri oluşturan sosyal genlerin derhal imhası gerekmektedir ama önce ordusu yenilmelidir. 
Atatürk’ün Yenilmeyecek Ordusu 
Ordu deyince asker ve savaş ilk akla gelenler olsa da güçlü bir ordu barış demektir. Çünkü “Barış istiyorsan; savaşa hazır ol.”  tedbirliliği barış için en önemli teminattır.  “Ulusun hayatı tehlikeye girmedikçe, savaş bir cinayettir” diyen M.Kemal Atatürk, bu sözüyle barış yanlılığına işaret ederken barış için gereken tedbirliliği de mütevazı boyutlardadır.
 
“..benim için ordumuzun değerini ifade de tek karşılaştırma şudur :Türk ordusunun bir birliği, dengini mutlaka yener, iki katını durdurur. Şimdilik bundan fazlasını istemiyorum. Çünkü fazlasını milletimizin yaratılıştan sahip olduğu cengâverlik zaten sağlamaktadır. Fakat bu değeri mutlaka korumak lazımdır. Bunu, askeri bir esas, bir kural olarak göz önünde tutmalıdır... Bu değer korundukça, teşkilatımızı, eğitim ve öğretimimizi bu hedef ve amaca yönelttikçe, Türkiye’nin her türlü saldırıdan, taarruzdan korunmuş olacağına ve korunacağına kimsenin şüphesi kalmaz.” (1924, İzmir) (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C.II, Ankara, 1997, s. 173-176) 
Dikkat ediniz bu sözler saldırgan bir ordu arzusunun delili olmadığı gibi mütevazılık da peşin bir üstünlüğün sahibi olmaktan kaynaklanmaktadır. Bu üstünlük, cengâver bir millete sahip olmaktan ileri gelmektedir. Bu karakterin tek başına yeterli olmadığını da M.Kemal Atatürk’ten şöyle öğreniyoruz:
 “Tam bağımsızlık demek, elbette siyasa, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve tam özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden barışa ve esenliğe erişebileceğimiz kanısında değiliz. Görünüş ve yöntem gereği barış yapabiliriz, anlaşma yapabiliriz; ama tam bağımsızlığımızı sağlamayacak olan bu gibi barışlar ve anlaşmalarla ulusumuz, hiçbir zaman yaşamına ve esenliğe erişemeyecektir…”
( ATATÜRK, Nutuk-Söylev II, s.831-835)   
İşte bu noktada NATO üyeliğimiz kuşkulu bir ittifak olmaktadır. Yapaydır. Atatürk’ün bilgi ve deneyimleri neticesi “Olaylar Türk milletine, iki ehemmiyetli kuralı yeniden hatırlatıyor: Yurdumuzu ve haklarımızı müdafaa edecek kuvvette olmak; barışı koruyacak uluslararası çalışma birliğine önem vermek” hatırlatması çok önemlidir. (Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, s.367–371) 
Fakat bu çalışma birliğinin ordular arasında kalıcı, bir birini bağlayan bir bütünleşme olmadığını da şu sözlerinden anlamaktayız.” “Eğer harp bir bomba patlaması gibi birdenbire çıkarsa milletler, harbe engel olmak için, silâhlı mukavemetlerini ve mali kuvvetlerini saldırgana karşı birleştirmekte tereddüt etmemelidirler. En hızlı ve en etkili tedbir, muhtemel bir saldırgana, saldırının yanına kâr kalmayacağını açıkça anlatacak uluslararası teşkilatın kurulmasıdır. (21. 06. 1935, Gladys Baker’a verdiği demeçten) 
Bu teşkilatın, Atatürk’ün tam bağımsızlık ön koşulu dâhilinde güçlülerin egemenliğinde bir yapılanma olmayacağı da açıktır. Ne NATO ne mevcut haliyle Birleşmiş Milletlerin yapılanması bu konumda değildir. Güvenilirliği olmayan bu tabloda ulusal ordu gücü bir kez daha önem kazanmaktadır. Fakat bu güç sadece silah gücünden ibaret değildir. Çünkü savaş Atatürk’e göre ordular arası değildir:
“Harp, muharebe, nihayet meydan muharebesi yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir. Milletlerin çarpışmasıdır. Meydan muharebesi milletlerin bütün mevcudiyetleriyle, ilim ve fen sahasındaki seviyeleriyle, ahlaklarıyla, harslarıyla, hulâsa bütün maddi ve manevi kudret ve faziletleri ve her türlü vasıtalarıyla çarpıştığı bir imtihan sahasıdır. Bu sahada, çarpışan milletlerin hakiki kuvvet ve kıymetleri ölçülür.” (30. 08. 1924, Dumlupınar’da Konuşma)   
Demek ki ordusu güçlü olmayanın milleti de güçlü olmuyor. Ya da tersi…
Atatürk’ün düşüncelerinin güncellemesini görev süresinde “Güçlü Ordu, Güçlü Millet”                        olarak tanımlayan 26.Genel Kurmay Başkanı ve başta Balyoz olmak üzere bir takım davalarla Atatürk’ün subayları demir parmaklıklar arasına alınmışsa bilinmelidir ki asıl yenilmek istenen bir daha küllerinden doğmaması için millettir. Bu cümle sonrası şu sorulabilir. Niçin önce ordularımızın Daimi Mehmetçiği olan subaylarımız üzerinden yıkım başlatılıyor? Bu sorunun yanıtı Atatürk’ün 31 Temmuz 1920’de Afyonkarahisar Kolordu Dairesi’nde subaylara hitaben söylemindedir.
Yıkıcı Güçler İçin Bir Başka Neden 
               
1991 sonrasında Türk devletlerin doğuşuyla Anadolu coğrafyası dışına taşan Türklüğü yok etme dürtüsü azgınlaşmıştır. Artan iletişim kanallarıyla Türk Dünyasının ortak bir kültüre dolayısıyla Türk Ulusları Topluluğu gibi bir güce ulaşmasını engellemek emperyal güçler için kaçınılamazlık noktasındadır. Bu topluğun lokomotif gücü ise Türkiye’dir. Lokomotifi katarından ayıracak ilk taş Karabağ’da raylara döşenmiştir. Kürt devleti kurmak hevesindeki emperyalizm, lokomotifi rayından çıkartıp, hurdaya ayırmak emelindedir. 
Bu emel yeni oluşmuş bir emel değildir. Sevr ve öncesine dayanmaktadır. Sevr’in, Lozan’da rüya olduğunu gören emperyalizm, Lozan Zaferinin sahibi “Türkiye Cumhuriyetini kuran halkı“ bölmenin adımlarını o günlerden bu günlere giderek hızlandırmaktadır.  Çünkü lokomotif sürücüsü tam gönüllerine göredir. Türkmenlerinin  yalnızlaştırılması da bu yüzdendir.
 
Türk Ordusuna düne kadar Sovyetlerin varlığı nedeniyle tahammül etmek zorunda kalan emperyalizm, artık emellerini gizleyememe noktasında olup onun varlığından rahatsızdır. Ordumuzu terhis ettirip, silah teslim ettirmenin çıkar yol olmadığını 1919’da gören sömürgecilerin ardılları artık çizmelerini değdirmeden gerçekleştirecekleri bir işgal planını işletmektedir. 
Bu planın ilk parçası da Türk Ordusu ve milleti arasındaki köprüleri yıkmak suretiyledir. TSK üzerinden Türk Ordusu kimliğine asimetrik bir harekât yürütmektedir. Bu harekâtın TSK kadroları üzerinde yürütüldüğü sanılmamalıdır. Çünkü Günlük konuşma dilinde Türk Ordusu deyince TSK, TSK deyince de Türk Ordusu algılansa da aslında  iki ayrı olgu söz konusudur.  Ancak birbirini millet temelinde bütünleyen bu parçalardan birine yapılan saldırı her ulusal orduda olduğu gibi devletin ve milletin bütünlüğüne, egemenliğine yöneliktir. 
Söz konusu saldırının kültür savaşı boyutu çok cephelidir. En önemli cephesi “Kınalı Kuzu”larına “Vatan sağ olsun.” diyerek sarılmış analarının ruhundan dahi yükselen askerlik duygusudur. Asırlarca asker millet olarak tanımlanan Türklerin, varoluş etmeni; karakterine yönelik her saldırı esasında milletin varlığına saldırıdır. Çünkü asimetrik savaşın sonuç alması halinde ordusuyla iftihar edemeyen, ordusuna şüphe ile bakan bir millet olarak biz Türkler, Türk Ordusunun sadece fiili ve komuta merkezini değil, kendi var oluşumuza indirilmiş bir darbenin muhatabı olacağız. İndirilen bu darbe de her psikolojik harbin değişmezi kişisel ve yerel çıkar odaklarının kullanımı ile olasıdır.  (Devam edecek)

Yener Oruç / [email protected]

ulusalkanal.com.tr
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.