Türk vatanının sönmez güneşini soldurmak! Ne imamcık ne mollacık; ille de Mehmetçik


Yener Oruç

Yener Oruç

02 Ağustos 2016, 09:58

Lütfen  belleğinizi biraz zorlayın yakın zamana kadar bir askerlik şubesinin önünden geçen anne çocuğuna nöbetteki askeri gösterip evladına “ Selam ver. Asker ağabeyine” der,  henüz sağını solunu bilmeyen o yavrucak elini alnına götürdüğünde Mehmetçiğimizin yüreğinde bir güneş gibi doğardı, o selam.
 
Biraz büyüyünce bir subay gördüğünde anne “İnşallah Allah, yavruma da nasip eder” diye dua ederdi. Dili dönen dede torununa Mehmetçik olmanın faziletini anlatır, askerliğini yapmayanı adamdan sayılmazdı bu topraklarda. Çünkü Mehmetçik olmak asker, subay olmak meslek sayılmazdı, yiğitliğin pınarıydı kışlalar.
 
27 Mayıs 1960’ı, 12 Mart 1972, ve 12 Eylül 1980’i yaşadı millet, askere sevgisi hiç değişmedi. En çok sol ezildiyse de “Gladyo kadrolarıyla” Ulusal Orduyu birbirinden ayırdıklarından pek azından şuursuz tepki gelmişti. Bunlar da romantik devrimciliğin antimilitaristlik aşısıyla olanlardı. Gerçek sol düşünce ordusuz bir ulusun kuvveti olmayacağını bilerek, hep yanında durdu.Öyle ya devrim yapılsa ordusu polisi olmayacak mıydı!
 
Ancak bugüne gelirken 12 Eylül’den çok 28 Şubat konuşulur oldu. AKP iktidarında bunun dozu arttı, arttı. Öyle ki “askeri vesayet” iddialarına taraf toplamak için “Kadına şiddetin kışladan miras olduğunu” iddia edenler dahi oldu. Zorunlu askerliği kaldırmak kamuoyuna şırınga edildi. Her türlü melanet askere yüklendi. Vicdani ret diye tutturuldu.   Bedelli askerlik ilk defa bu hızla yol aldı. Bunların tümüne dair talepler, belli bir merkezden geliyordu. Amaç TSK’nın yeniden biçimlendirilmesiydi.
 
Zaman kumpas davalarına doğru ilerliyordu. TSK başta devlet kadrolarını bir çete sessizce aymazlardan, aferistlerden, yüreksizlerden, siyasi ikbal beklenticilerinden faydalanarak sarmıştı. Aslında “Generalleri hizadan çıkmasın” diye ” TSK biçimlendiriliyordu. Hizadan çıktığı düşünüldüğünden kumpaslar kuruldu. Ancak “Mehmetçiğe cephe açmak öyle kolay değildi. Kumpasın kolları kırıldı. Fakat kumpasları kuranlar, son bir hamleyle huruç harekâtı yapmak istediler. Başarısız kaldılar ama TSK’nın yeniden şekillenmesini sağladılar. Şekillendirmeye kalkan zihniyet ise kumpas davalarına “ uygun savcı bulun” diyen “alnı secdeye değen bir Cumhurbaşkanıydı. Ergenokon davası için siyasi savcı olanlardı. Şekillendirme senaryosunda yardımcı rolde olanlar çoktu. 
 
Şimdi Askeri Liseler, Harb Okulları  kaldırılıp Milli Savunma Üniversitesi  de kurularak TSK yeniden tasarlanıyor. Kuvvet Komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığına bağlanıyor, Genel Kurmayın akıbeti tam netleşmedi ama MİT ile hukuki sorumluluğu olmayan bir makama Cumhurbaşkanlığına bağlanması hedefleniyor.  İmam Hatiplere askeri okullar açılması tasarlanıyor. Nedeni de  TSK’ni  FETÖ’cü imamlar ele geçirmişmiş, çare  de İmam Hatiplere TSK’nin açılmasıymış.
 
Anlaşılan imamcıklardan sonra sıra mollacıklara gelmiş. Görmüyorlar mı dini eksenli kadrolar darbe meraklısı!
 
Kemalist ordu darbe yapmasın diye mi bu tedbirler?
 
1960 için söyleyelim Kemalist darbe olsaydı tezi tezine NATO’dan ayrılır, İncirlik Üssü kapatılırdı. Gelelim 12 Mart’a.   Kim “Tam Ba­ğım­sız Tür­ki­ye İçin Mus­ta­fa Ke­mal Yü­rü­yü­şü­” nden üç delikanlıyı alıp Gladyo’nun kılıç sesleri eşliliğinde darağacına gönderdi. İstiklal-i tam aşkının Ferhat’ı  Kemalistler mi darbe yaptı!
 
12 Eylül, elde, Kur’an ağızda hadis, ayet meydan meydan gezen imam oğlu darbe lideriyle Kemalist darbe miydi? Her birinde Kemalistler TSK bünyesindeydi. Ancak darbeci değildi.  Onlara kimse “bizim çocuklar” demedi. Ama 12 Eylül’de “bizim çocuklar yaptı” denilen bir darbe vardı. İlk icralarından biri FIR hattınında Türkiye tezini sahiplenmemek, Yunanistan’ın NATO’ya dönüşünü sağlamaktı.
 
28 Şubat dine değil ancak dinci emellerdeki politikaya, mafyaya karşı bir tepkiydi. Fakat özü Kemalist bir tepki de olsa yine  “ yeşil kuşağın” dokuma tezgâhına harekattan yoksunluğuyla ve Çevik Bir muammasına koşuttu.   27 Nisan 2007 Büyükanıt muhtırası ise ‘mezara kadarın’ kapalılığında.    
 
Yine de TSK, o tezgâhın ustasına karşı durmayı bildi ki “Generalleri hizadan çıktı.” Fakat ne yazık ki aynı zamanda TSK’nın içinde de bir imamcıklar ağı kuruluyordu. Bu ağın örüldüğü tezgâhın başında yine yeşil kuşağı ören usta ile yamağı vardı.  
 
Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi 1969 kavgalı Adana Kurultayında Nihal Atsız’ın “ Bu kurultaydan Allah, Tanrıyı kovdu” dediği andan din siyasetin içine doğru ilerliyordu. DP ve öncesindeki Serbest Fırka’nın dinsel söyleminden farklı olarak Türk –İslam sentezinin ilk hali çıkagelirken  dikkatler burada toplanmışken saman altından su yürüyor, gün be gün sadece TSK’da olmamak üzere imamcıklar ağı kuruluyordu.
 
Mustafa Yıldırım sanırım 2006’da “Meczup Yaratmak” adlı kitabı yazmıştı. Öncesinde sonrasında birçok yayın çıktı.  Alparslan Işıklı hocamızda “Said Nursi, Fetullah Gülen ve ‘Laik’ Sempatizanları” kitabını 20 Ekim 2003’de bana imzaladığına göre bu ağdan haberi olmamak gibi yapmak, nasıl bir iş! Işıklı hocamızın kitabının başına gelenleri Cumhuriyet Gazetesi Kitapçıklarının sponsoru İş Bankasının, nasıl tehdit edildiği bahsini Sayın Mustafa Balbay’dan dinlemiştim. Sanırım kamuoyu ile yine paylaşması  yerinde olur.
 
Darbeyi girişimini önlemede TSK’nın rolünü unutturmak istercesine abartılı olarak halka mal eden medyanın gözleri bugün olduğu gibi her nedense yine kör. Balyoz, Ergenekon mağduru subayları da mı görmediler? Şimdi gördüler gibi bile demeyeceğim. Çünkü gece meydanları görüntülerini aralara sokarak, günah çıkartma seansı bile diyemeyeceğimiz, reyting hesabının ağırlığında FETÖ mağdurlarını programlara çıkartmak zorunda kaldılar. Bunu da korka korka yapmaktadırlar. Çünkü o komutanlarımız bu ‘F’ çetesine kol kanat gerenleri, göz yumanları ifşa etmekte olduklarından tedirginlerdir.
 
Milletin, meydanlarda bunca gün tutulmuş olmasının nedeni TV başlarından uzak tutularak bu imamcık ağına kimlerin düştüğünü, kimlerin yol verdiğini görmemeleri içindir. Darbeyi kendilerinin önlediği girdabına alınmış kitlelerin şımartılması da bir başka maksat. Ancak asıl maksadın bileşenleri; halkın gerçek suçlular kadar sorumsuzluğu olanların kimler olduğunu idrakini engellemek, imamcıkların darbe girişimini TSK’nın önlediği gerçekliğinden uzaklaştırarak dinsel söyleme itibar duyan kitleler yaratmak ve bu kitleler üzerinden toplum mühendisliği yapmaktır. 
 
Bu mühendisliğin bir kolu kışla kapılarına belediye iş araçlarını yığmaktır. Birkaç ay önce henüz yayımlanmamış bir çalışmamda görsel psikolojik harbe ilişkin şunları yazmıştım:
“Milli Eğitim Andının kaldırılmasına kitleler adım adım alıştırılmıştır. Andımızın kaldırıldığı 8 Ekim 2013 tarihinden aylar öncesi tabelalardan TC’nin kaldırılması bir duyarsızlaştırma operasyonudur. Bankalar, bakanlık, valilik tabelalarından TC’nin kaldırılması tıptaki allerji tedavisinde duyarsızlaştırma (desensibilizasyon) tedavisine benzemektedir. Bu tedavi allerjiye neden olan amilin, eser bile denilemeyecek çok çok düşük miktarda sık aralık ve artan oranlarda verilerek maddeye olan duyarlılığın yitirtilmesi suretiyle yapılan bir tedavidir.
 
Türk adının anayasadan kaldırılmasına allerjik bir bünye gibi sert tepki vereceği bilinen milletin duyarsızlaştırılması gerekiyordu. Tabelalardaki TC’nin kaldırılışı öncesi birçok kavramsal nokta ile başlayan eser miktar aşamasının doz artırımının tabelalarla olduğunu söyleyebiliriz. Niçin tabelalardaki uygulamaya gerek duyulmaktaydı?
 
İnsanlar konuşa konuşa anlaştıklarından çok görsel bir dille de anlaşılırlar ve algılarlar. Bildiğimiz beden dili ...
 
Hani ağzından bal damlayan bir adamın bir davranışı ile sanki o ağızda sizi ısıracak keskin zehirli dişler var olduğunu hissettiğinizin bile farkına varmaz ama sonra duyduklarınızla “ucuz kurtarmışım, çünkü bir tuhaf bakıyordu” gibi görsel izlenimleriniz sayesinde kurtulduğunuzu anlatırsınız ya anlattığım nokta da buna benzer bir görsel savaş…
 
Kimi banka şunun şurası der, Türklükle, Cumhuriyetle ne ilişiği var der, kimi günlük dilinde Sağlık Bakanlığı dendiğinden, kimi yılardır il adıyla valiliği andığını söyler… Elbette böyle yaklaşanların ulusal bilinç duyarlılığı yoktur. Ama öte yandan duyarlı kesimlerin cılız çıkışlarını izleyerek ön duyarsızlaşma dozu arttırılır. Nihayet duyarsız kitleler (desensibilize) oluşturulur. Sıra andımıza gelir.”
 
Kışla önü belediye araçları da “ordumuzun gen kodlarıyla oynanmasının” psikolojik boyuttaki çalışmasıdır. TSK üzerindeki yapılandırmaları Soner Polat Amiralimiz, İ.Hakkı Pekin Korgeneralimiz ve diğer ulusal strateji uzmanı vatanseverlerimiz çok boyutlu olarak halkımıza anlatmaktadır. Bu duruma hekim gözüyle bakarsak; durum bir operasyonu gerekli kılsa bile tansiyonu, şekeri, ateşi düşürülememiş, bir başka hastalığı akut seyreden bir hastayı değil ileri bir cerrahi uygulamaya almak, dişini bile çekemezsiniz. Hastayı öldürürsünüz. Şimdi yapılan ve yapılması düşünülenler bu noktadadır. Cerrahi gerek söz konusu olsa bile zamanlama doğru değildir. Çünkü ABD’nin diğer “Kara Gücü” bir savaş sürdürülmektedir.
 
TSK yapılanması düşünülenlerden biri de askeri liseleri kapatmaktır. Oysa bir betonarme binayı yaparken önce demir iskeleti yapar sonra üzerine betonu dökersiniz. Askeri Lise,  Harp Okullarının demir iskeleti gibi olduğu açıktır.
Askeri okullarını kapatarak, İmam Hatiplere açarak darbeleri önleyemezsiniz. Demokrasiyi darbelerden ırak eylemenin yolları bellidir. Ancak bunun yolu İHL’ ne açmak hiç değildir. Çünkü bu başka cemaatlerin, tarikatların demir iskeletlerini kurabileceği bir alandan gelmekte ve bu nedenle başka darbe severlerin iştahına sebeptir. İmam ağlarından sonra molla ağları demektir. Mehmetçiği “mollacık” yapmak hevesidir.
 
Mehmetçik laik ve demokratik bir kavramdır. Gerek kışladaki gerek milletin bağrında yurttaş olarak darbeyi önleyen de odur. O ordu ne mollacık ne imacıkların ordusudur.  Halkına ateş açmayacak tek ordu Mehmetçiklerden Kurulu olanıdır.
 
Yukarıda gösterdiğimiz gibi Kemalistler hiç darbe yapmamış ancak Kemalist pırıltılar taşımayan bir iktidara karşı darbe girişimini engellemiştir. Sarılacak yol Kemalist yol, güçlendirilecek ordu da askeri dehası ve manevi komutanlığındaki subayıyla, astsubayıyla, eratıyla Mehmetçiklerden kurulu ordudur. Mehmetçiğin ordusu olarak devam etmesinin yani Ulusal Ordu olarak muhafazasının bir koşulu profesyonel ordu fikrinin peşin olarak reddidir. Oysa birilerince ufukta paralı ordu tasarlanmaktadır.
 
Ordunun genleriyle oynanmasının  bir başka  adımı; İslam Ordusuna eklemleyerek Suudi Bayrağı ardında sancak dalgalandırılmasıyla atılmıştır. Bu adımın gerçek fikir sahibi Pensilvanya’daki salyalısını teslim etmemekte direnmektedir. Bir an önce ortak bir flaması bile olmayan bu saçma ittifaktan çıkarak laik ve gerçekçi bir ülke olduğumuzu göstermek zorundayız.
 
Harbiye Marşı
Can havliyle ya da değil, Milli Güvenlik  Üniversitesine geçilmesini düşünenler Harbiye Marşı’nın okunmasını da istemeyebilirler. 
Harbiye Marşının okunmaması sadece subaylara ait bir konu değildir.   TBMM Ordularının Cumhuriyet kurma heyecanını ifade tarihi bir olgu ve ruh derinliğidir. Taksime halk arasındaki argoyla çakma olarak taklitle Topçu Kışlası dikerseniz, buna tarihin ruhu sızmaz, ancak bir bina yapmış olursunuz.
Harbiye Marşın “Türk vatanı üstünde sönmez güneşsin sen” ve “Şahikalar üstünde meydan okur bu erler” ve “Kanla, irfanla kurduk biz bu cumhuriyeti” üç ayrı dizesini birleştirdiğimizde dahi cumhuriyet, millet, vatan kavramları çıkar. Bu nedenle Harbiye Marşına dokunmak akla bile getirilmemelidir. Bu marş tarihin armağanıdır. Kumpas davalarının salonlarında asil direnişin ses bayrağı olmuştur. O bayrağın önderliğinde darbe girişimi engellenmiştir.Milletin bağrından bu marşı almak; Mehmetçik ve onun eseri cumhuriyet ruhuna indirilen bir darbe olacaktır.
 

Tarihle iyi geçinemeyenlere karşı tarih acımasızdır.   Harbiye Marşı İstiklal Marşımıza sonradan yazılmış bir ön söz, geçmişimizin onuru, istikbalimizin, ikbal ve bekamızın teminatıdır. Milli Savunma Üniversitesinde  Mehter marşı çalınmasına izin  verilmemelidir. Ya da bir başka marşa.
 
Buna müsaade  etmek yıkılan Osmanlı'nın küçüldüğü  topraklardan daha  küçüğüne rıza göstermektir. Omuzlarında rütbe taşımasa da Marşı rütbe taşıyan kimilerinden daha kudretle okuyacak millet korosu  mevcuttur. Bu koro en gür sesiyle 30 Ağustos Zafer Bayramı da gökleri ve yeri inletmelidir.

Yener ORUÇ
ulusalkanal.com.tr
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Funda - 6 ay önce
Baştan sona Gözlerim yaşararak okudum,keşke herkes okusa...'Tarihle iyi geçinemeyenlere karşı tarih acımasızdır.'
Avatar
Cemal Türk - 2 ay önce
Osmanlı ne zaman ki evrime karşı durdu, aydınlanmaya karşı koydu, karanlığa boğuldu; yurdunu sattı savurdu ve yandı kül oldu. O küllerden Mustafa Kemal ATATÜRK, tüm gelecek evrimlere uyarlı ve üstün uygarlığa doğum verecek görkemli devlet yapısıyla bir ülke kurdu. Bu ülkede dünler yok artık, güneşli yarınlar var...
Avatar
murat - 2 ay önce
Bizler küllerimizden tekrar tekrar doğariz,bizler bir ölür bin diriliriz.MUSTAFA KEMAL öldü zannetmeyiniz.MUSTA KEMAL belki fani vücudu ile aramızda olmayabilir ancak fikirleri zihnimizde cesareti ve kararlılığı her bir hücremizde yaşamaktadır. Kaybedeceksiniz ve hiçbir zaman kazanamayacaksınız.Biz asil bir milletiz ve ordumuz dünyanın en asil ordusudur.Bunu ne siz nede yedi nesliniz değiştiremeyecektir.