Türkiye dönüşümün eşiğinde ve CHP herkesi tek seçeneceğe mahkum etti


Can Ataklı

Can Ataklı

03 Temmuz 2014, 20:07

İyi akşamlar sevgili izleyiciler; saat 18.40. Gerçi saati veriyorum ama bu sohbetin tekrarını izleyen izleyiciler şaşırmasın, şu an bu yorumun ilk yayınlandığı, canlı yayınlandığı saat.

Saati vermemin nedeni çok basit. Çünkü Cumhurbaşkanlığı seçimi için aday gösterme süresi yaklaşık iki saat önce bitti. Artık bundan sonra yeni aday göstermek, aday değiştirmek mümkün değil.

Şu an itibarıyla artık Cumhurbaşkanlığı seçimlerine üç aday ile gideceğimiz kesinleşti.
AKP’liler Başbakan Tayyip Erdoğan’ı aday gösterdi.

CHP-MHP ortaklığı ile Ekmeleddin İhsanoğlu “çatı adayı” olarak ortaya çıktı. İhsanoğlu ile ilgili resmi başvuru da bugün yapılarak tamamlandı.
Üçüncü aday ise HDP’nin eş başkanı Selahattin Demirtaş.

Hep taraf oldum

Sevgili izleyiciler; 40 yıla yaklaşan gazetecilik hayatım boyunca hep taraf oldum. Kimden yana taraf? Atatürk ilke ve devrimlerinden, Cumhuriyet’ten, demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, her türlü ayırımcılığa karşı olmaktan ve en önemlisi medeni olmaktan yana taraf oldum.

Benim için siyasi parti fark etmiyor. Yeter ki benim de taraf olduğum ilkeler ve kavramlar açısından bir falso yapmasınlar.
Bu nedenle gericiliğe, dinin siyasete alet edilmesine, demokrasi ve hukukun duruma ve kişiye göre yorumlanmasına ve uygulanmasına, ayırımcılığa, medeni olmayı adeta reddetmeye hep karşı oldum.

Bugün itibarıyla sanıyorum ben de dahil milyonlarca kişi müthiş bir açmazla karşı karşıya kaldı.
İlk kez halk olarak bir cumhurbaşkanı seçeceğiz.

Cumhurbaşkanı mı seçiyoruz?

Ancak bu seçim Cumhurbaşkanı gibi sembolik bir anlamı olan, devletin ve milletin en üst makamı olarak tüm ülkeyi kucaklayan makama hepimizin gönlünü rahatlatacak biri kişi seçmekten çıktı, Türkiye’nin bundan sonraki gidişini belirleyecek bir yarış haline döndü.

Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığına atlamak isteyen Recep Tayyip Erdoğan, Türkiye’yi dönüştürmek, laik demokratik sosyal hukuk devletini bir tür din devletine çevirmek için kolları sıvadı.

Bu dönüştürme tanımını yanılmıyorsam Türkiye’de ilk kullanan kişiyim. 2006’dan bu yana Erdoğan’ın “değişim” adı altında aslında Türkiye’yi dönüştürmeye çabaladığını dilim döndüğünce anlatmaya çalışıyorum.

Değişim değil dönüşüm

Ancak ne yazık ki aydın olmayı, demokrasiden yana olmayı, eski fikir ve görüşlerini unutup Amerikancı bir yaklaşımla ele alan kimileri, Obama’nın kullandığı “değişim” ile Erdoğan’ın “değişim” sözünü sanki aynıymış gibi sundular topluma.

Oysa Erdoğan değişimden değil dönüşümden yana. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluş felsefesi ve Atatürk devrimleri ile ilkeleri tamamen bir kenara bırakılacak, yerine İslami görünümü çok ağır basan, hukuk kuralları evrensel gibi görünse bile dini referansları da esas alacak, baskıcı, otoriter, toplumun biat kültürü ile bağlı olduğu bir yeni devlet özleminde.
Başbakan’ın, yandaşlarının ve yalakalarının ısrarla söylediği “Yeni Türkiye” işte budur.

Erdoğan her şey olmak istiyor

Büyük dönüşümün artık son aşamalarına geldiğine inanan Erdoğan kişisel egosuna da esir olarak Cumhurbaşkanlığı seçimi ile birlikte kendi hâkimiyetini de kurmayı hayal ediyor.
Başkan, padişah, halife, Şeyhül-İslam hepsi birden. Zaten bu nedenle halkın beyni yıllardır adeta yıkanıyor, sahte algılarla şekillendiriliyor, bu nedenle saydığım sıfatların hangisi olursa olsun zaten kabul edecek bir kitle yaratılmış halde.
Bu günlere kolay gelinmedi elbette. Çok çaba harcadılar, çok paralar döktüler.
Burada da en büyük desteği, köhnemiş, parayla kiralanmaya, satılmaya açık, ağzı laf yapan, geçmişteki başarısızlıklarını, tatminsizliklerini, hayal ve heveslerini gerçekleştirmeye çalışan sözde aydınların ihanetinden aldılar.

“Türkiye halkı muhafazakârdır”

Sevgili izleyiciler, son yıllarda en çok duyduğumuz sözlerden biri şu; “Efendim Türkiye Müslüman bir ülke, halkı muhafazakâr, din bu ülkede çok önemli, öyle laiklikle, Atatürk’ten söz etmekle bir yere varılamaz.”
Türkiye muhafazakârsa yeni değil bu, elbette yüzlerce yıl bir din devleti olarak yönetilen, eğitiminde temel unsur olarak dini kullanan, aydınlanma dönemi geçirmemiş, demokrasi kavramı batıdan yüzyıllarca sonra tanınmış bir ülkenin muhafazakâr olmaması düşünülemez.

Cumhuriyetle başlayan yeni hayat

Ancak 1923 Cumhuriyet devrimi ile yepyeni bir hayata başladık. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın son dönemlerindeki gerici anlayıştan kurtuldu. Peş peşe yaptığı devrimlerle bir yandan aydınlanma dönemini başlatırken öte yandan bir sülaleye bağlı olmadan, doğrudan halkın yönetime katılabildiği, dışa karşı bağımsız bir devlet oluşturuldu.

Laik bir anlayışla eğitim bilimsel temellere oturtuldu. Hukuk sistemi çağdaş biçimde, elbette dünyadaki örneklerden etkilenerek ve çağa ayak uydurularak yeniden yapılandırıldı. Önce devlet girişimiyle ama daha sonra girişimci ruhu olanlara da olanaklar tanınarak yeni bir ekonomik düzen kuruldu.

Yapılan yollarla, demiryollarıyla Türkiye’nin en uç noktalarına bile ulaşım sağlandı. Kısa sürede Türkiye’nin her yerinde fabrikalar yükselmeye başladı. Üniversiteler açıldı, okulsuz köy bırakılmadı.

İnsanlar kul olmaktan çıktı, eşit vatandaşlık statüsüne geçti.

Halk yine muhafazakârdı, ama Cumhuriyet devrim ve ilkeleriyle barışıktı. Elbette yeni oluşumlardan rahatsız olanlar vardı, ama onlar hem oransal olarak çok küçülmüşlerdi hem de aslında yeni dönemden yararlanıyorlardı. Eskiye oranla çok daha özgürdüler.

Hep sağ iktidarlar vardı

Nitekim çok partili hayata geçtiğimiz 1946’dan sonrasına bakarsak, Türkiye’nin hep muhafazakâr, sağ iktidarlar tarafından yönetildiğini görüyoruz.

Bu iktidarlar elbette oy toplamak için dini siyasete de alet ediyorlardı, cumhuriyetin kimi devrimlerini örselemeye çalışıyorlardı, ama hiç biri bir dönüşümü düşünmüyordu.

Demirel dindar değil miydi, muhafazakâr değil miydi?
Özal, Yılmaz, Çiller, Erbakan sağcı, muhafazakâr değiller miydi?
Onlar “Türkiye Müslüman ülke, dini değerler çok önemli. Bu cumhuriyet yapısı ile bir yere varamayız, Türkiye’nin bir din devleti olması gerekir” demediler.

Kimden kortular?

Birinden mi korkuyorlardı? Elbette hayır. Kimileri “Türkiye’nin resmi ideolojisi böyleydi, buradan çıkılırsa asker darbe yapardı” diyebilir. Gülüp geçerim buna. Asker hiçbir dönemde cumhuriyet devrim ve ilkelerinin örselenmesine karşı harekete geçmemiştir. Askerin baktığı tek şey NATO çıkarlarına uygun biçimde mi yönetiliyoruz yoksa bundan sapıyor muyuz? Türkiye sola doğru sapıyor mu sapmıyor mu? Ne zaman bir sapma görülse müdahale o zaman gelirdi. O da askerin kararı ve inisiyatifi ile değil, NATO’dan aldığı talimatla olmuştur.
Çok partili hayatımız boyunca CHP hep oldu, sol partiler ama meclise girerek ama meclis dışından muhalefet yapabildiler.
O zamanlar hiçbirinin aklına “Türkiye muhafazakâr bir ülke, sağ politikalar uygulamazsak başarılı olamayız” demek gelmiyordu.
Neden? Çünkü aslolan muhafazakâr, dini açıdan çok tutucu olsa bile topluma iyiyi, doğruyu, güzeli anlatmaktı. Sol bu uğurda çok mücadele etti, çok büyük kayıplara uğradı. Sağ, tutucu, dinci kesime ise hiçbir şey olmadı.

2002’den sonra farklı bir hayat

2002’den sonra farklı bir ortam yaratıldı. Daha önce demokrasi ve hukuk mücadelesi veren, bu uğurda büyük kayıplara uğrayan, özellikle sol kesimden gelen bir kesim AKP’nin gönüllü destekçiliğine savundu.
AKP’nin önceleri değişim adı altında ortaya koyduğu sözde demokratikleşme adımlarını desteklediklerini söyleyen bu sözde aydınlar, çektikleri bütün acılardan Cumhuriyet’i sorumlu tutarak AKP’nin karşı devrim operasyonunun yanında durdular.
Elbette bunun için halkın da zihnen hazırlanması gerekiyordu. “Beyaz Türk” diye bir kavram icat ettiler. Aslında bu yıllar önce saçma sapan bir adamın eksantrik olmak için ortaya attığı bir laftı. Ona sarıldılar.

Beyaz Türk masalı

Neydi bu beyaz Türk? Kentte yaşayan iyi eğitim görmüş, bilimle, sanatla, kültürle iç içe, laikliği bir yaşam biçimi olarak benimsemiş, halkın bütününe oranla daha iyi kazanan, kazandığı ile daha iyi yaşayan insanlar.
Beyaz Türk’ler halktan kopuktu. Onların yaşam biçimini bilmiyorlardı, anlamıyorlardı. Çoğunun dinle yakın ilişkisi yoktu, başı örtülü kadınları küçümsüyor, namaz kılmayı, oruç tutmayı ve başka dini ibadetleri yapmayı ilkellik olarak görüyorlardı.
Halkın içine asla girmiyorlar, sıradan insanları sadece yanlarında çalışan olarak kabul ediyorlar, onları hiçbir şekilde dinlemiyor, dikkate almıyorlardı.
Yıllarca televizyonlardan bunları anlattılar. Sonra bir de “Türkiye hep elitler tarafından yönetildi, ilk kez halktan insanlar işbaşında” lafını çıkardılar ortaya.
Adam profesör, yaptığı yan işler sayesinde dolar milyoneri olmuş, yalıda veya villada oturuyor, makam şoförü, evinde hizmetçileri var ama ekranlara çıkıp “Artık elitlerin saltanatına son” diyor.
Peki, nedir elitten kastedilen? Siz elit misiniz, değil misiniz? Cevap yok.

Bunların hangisi elitti?

Eğer Türkiye hep elitler tarafından yönetildiyse, Demirel, Özal, Ecevit, Baykal ve adını sayamayacağım birçok siyasetçi, devlet katındaki bürokratlar, çok büyük işadamlarını nereye koyacağız?
Türkiye’de elit bir zümre mi vardı geçmişten bu yana gelen? Hayır. Saydıklarımın çoğu fakir ailelerden gelen, Cumhuriyet devrimlerinin sağladığı olanaklarla iyi eğitim görüp, kendilerini geliştirip yükselmiş insanlar.
Sevgili izleyiciler, ihanet içindeki aydınlar AKP’ye payanda olmak için ona karşı çıkanları hep halkı iyi anlamamakla okuyamamakla suçladılar. AKP de bu söylemi çok iyi kullandı. Halkın bir bölümünde olan aşağılık duygularını iyi körükledi.
“Bu beyaz Türkler, bu elitler sizi hep horladılar, hakaretler ettiler, ama şimdi sıra bizde, artık halk iktidarda” dediler.
Elbette bu milyonlarca insanın ruhunu okşayan, onları heyecanlandıran ve tepki göstermesine yol açan bir yöntemdi.

Hazreti Muhammed halkı inleseydi

Şu halkı anlamak, onun gibi davranmak konusunda, AKP’lilerin de anlayacağı bir örnek vermek isterim. Eğer AKP’ye payanda olan bu ihanet etmiş aydınların “halka ters gitmeyin, halkı anlayın” sözlerine kulak asacak olursak, örneğin Hazreti Muhammed’in nereye koyacağız?
Hazreti Muhammed bu ihanet içindeki aydınların dediğini yapsaydı Allah’ın emirlerine yaymaya çalışmak yerine tıpkı onlar gibi puta tapardı, çölde çadırda yaşar, zenginlere kölelik yapabilmek için yanıp tutuşurdu.
Hazreti Muhammed İslam dinini yayarken en yakın akrabaları bile kendisini uyarmadı mı? O’na da “Halka ters gitme, halkın ne istediğini biliyor musun, senin söylediklerin tutmaz, başarılı olamazsın” demediler mi?
Ama O dinlemedi, “Halk şu anda böyle düşünebilir ama benim söylediğim doğrudur, hak yolu budur” dedi. Çektiği tüm eziyetlere rağmen yolundan dönmedi.
Başka bir örnek, Galile “dünya yuvarlaktır, güneş etrafında dönmektedir” dediğinde halkın neredeyse tamamı, dünyanın düz olduğuna ve güneşin dünya etrafında döndüğüne inanıyordu. Galile de halkı tanımayı, onu iyi okumayı beceremez miydi?
Ya da Abraham Lincoln köleliği kaldırırken halk kendisi gibi mi düşünüyordu? Lincoln halkı dinlese tam tersine kölelik belki hala devam ediyor olurdu.

AKP’li olmayan herkes kötü

Yani sevgili izleyiciler, Türkiye’de son yıllarda öyle bir hava estirildi ki, AKP’li olmayan, AKP’yi eleştiren herkes halkı tanımayan, halkın yaşam biçimine saygı duymayan, beyaz Türk, elit, vesayetçi, darbeci, statükocu, laikçi, bilmem neci diye suçlandı.
Sonuçta eğitimli, kültürlü, bilimle, sanatla iç içe, laik, medeni insanların çoğunun da aklı çelindi. “Türkiye Müslüman bir ülke, buna karşı gelemeyiz” denilerek pek çok kişi pasifize edildi. Hatta öyle ki bu kesimlere “din” empoze edildi. Gezi olaylarında toplu namazdan ramazanda yerlerde iftara kadar her şey denendi. Genç nesle, din kültürü değil dini yaşam biçimi aşılandı.
Ve bundan Cumhuriyet’i kurmakla, Atatürk’ün partisi olmakla övünen CHP de şiddetli biçimde etkilendi.

CHP kolay yolu seçti

Cumhuriyeti, devrim ve ilkelerini savunmak, halka doğruları, bilimin ve kültürün değerini, demokrasinin erdemini, hukukun üstünlüğünü anlatmak yerine CHP de kolaycılığı seçerek “Bu ülke muhafazakâr, seçim kazanmamız mümkün değil” zannına kapılarak günün koşullarına uygun siyasetler uygulamaya başladığı gibi Cumhurbaşkanı adayını da tam böyle birinden seçti.
Ancak sevgili izleyiciler, tam bir çaresizlik içindeyiz onu da söyleyeyim. Çünkü bir tarafta Türkiye’yi dönüştürmesine ramak kalmış bir siyasi zihniyet ülkeye tümüyle ele geçiriyor, diğer tarafta bunu şimdilik tercih etmeyen ama bugünkü zihniyetin bir süre daha devam etmesine olanak sağlayacak bir aday.
İki seçenek var. Ve herkes aklını başına toplayıp kararını verecek.
Aslında bugün sohbete başlarken artık alternatifsiz kaldığımız için CHP’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu ile ilgili görüşlerimi anlatacaktım, laf uzadı. Kendi adıma bundan sonra ne yapmamız gerektiğini sizlere anlatmak istiyorum. Ama artık yarına.
Bu akşam süremiz bitti. Yarın aynı saatte görüşmek dileği ile iyilikler sunarım. Hoşça kalın…

GÜNÜN YORUMU. 3.7.2014. PRŞ. paylaşan: ulusalkanal
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
timur - 2 yıl önce
yadıklarınıza katılyorum. abd ve müttefiklerinin büyük ortadoğu projesi olmasaydı, türkiye cumhuriyeti'nin "dönüştürülmesine" de gerek olmazdı. türkiye, kendisine orta doğu ve yakın doğuda biçilen rolden ötürü dönüştürülmeye çalışıldı ve bunda da epeyce başarılı olundu.

aslıda "dönüşüm" yerine "yıkım" demek belki daha yerinde olur. yıkım süreci ecevit hükümeti döneminde ekonomik krizin tetiklenmesiyle başladı. kriz, siyasi ve sosyal sonuçlar doğurdu; akp iş başına getirildi. ab müzakereleriyle vb. ise, yıkım sürecinin aşamaları için hukuksal, siyasal ve sosyal zemin hazırlandı. çünkü türkiye'nin yalnızca siyasal islama kayması, egemen güçlerin istediklerini gerçekleştirmelerine elvermezdi. ikiz yasalar, yerel yönetimlerin özerkliği ve ötekiler... bu nedenle sorun, yaknızca siyasal islamcı denilen kesimlerle, onların talep ve uygulamalarıyla ilgili değil...
Avatar
çetin çiçek - 2 yıl önce
aydın dediğin aydın aydın gibi düşünür.çıkar hesaplarına girmez.birazdağa akıl fırtanazı o kaka demekle olmaz.başka aday çıkaralım.ama seçilebilir bir aday olsun.biraz akılcı düşünelim.
Avatar
kemal - 2 yıl önce
"chp kolay yolu seçti" düşüncenize katılmam mümkün değil. 2002'den bu yana chp ve mhp akp'nin örtülü hükümet ortağıdırlar. bu partiler sözde muhalefet yaparak, kamuoyunu yanıltmış, tabanlarını dizginlemiş, halk hareketlerinin sönümlenmesi için çaba harcamışlardır. gerektiğinde açıkça akp'ye destek de olmuşlardır. ortada, demokrasicilik oyunundan başka bir şey yoktur. chp ekmelettin ihsanoğlu'nu kolay yolu seçtiğinden değil, tayyip erdoğan için kolaylık olsun diye aday göstermiştir.