Türkiye, dünyadaki gelişmelerin neresinde?


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

02 Ağustos 2015, 15:34

Giriş
Atlantik’in iki yakası ile SSCB arasındaki “Soğuk Savaş” dönemi 1990’da bitmişti. O dönemden beri “jeopolitik”in yerini alan “küresel yönetişim” anlayışının varsayımı; ulusaşan konuların çözümünün sadece ulusal yaklaşımlarla çözülemeyeceği, işbirliğinin kaçınılmaz olduğu idi. Birbirine bu kadar bağımlı güç ilişkilerinin olduğu bir dünyada artık güvenlik çekişmeleri sıfır toplamlı olmayacaktı. Ancak, bundan Rusya ve Çin’in haberinin olmadığı yeni ortaya çıktı. Ukrayna sonrasında jeopolitik bakış ve stratejik rekabete yeni bir başlangıç yaptık (1). 2014 yılında Ukrayna’ya Rusya’nın müdahalesi ile sadece “Soğuk Savaş Sonrası” dönem bitmedi, büyük güç mücadelelerine döndük. NATO, tekrar Rusya’yı tehdit listesine aldı ve çarklar yeni bir ivme ile dönmeye başladı. Ruslar için dünya Soğuk Savaş Sonrası dönemden “Sıcak Barış”a geçti. Bu yüzden Rusya, Batıyı BRICS ile dengelemeye çalışıyor (2). Çin ise Güney Çin Denizi içindeki ve dışındaki sorunlarla bölgeyi üçüncü dünya savaşının potansiyel alanı olarak tutuyor. ABD, Rusya’ya ve özellikle hassas karnı olan Ukrayna cephesine daha fazla konsantre oluyor (3). Sıcak Savaş bölgesi Ortadoğu’da ise Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ı birbirine karşı denge sağlamaya mecbur ederek, bölgeyi yeniden yapılandırmasında mikro stratejiler izliyor.

 

Genel olarak Avrasya’nın (yani Avrupa ve Asya) siyasi, ekonomik ve askeri olarak karışık durumda olduğunu söyleyebiliriz.

- ABD, gücünü kaybediyor; ekonomisi ve askeri kabiliyetleri hegemon konumunu sürdürmekte gittikçe yetersiz hale geliyor.

- Avrupa, 2008’den beri ekonomik kriz ile uğraşırken buna AB içinde kurumsal sorunlar da eklendi. Almanya, birliği tamamen sindirmeye çalışıyor.

- Küresel ekonomik son on yıldaki kriz başarı hikâyesine rağmen Çin’i de vurdu. Çin’in ekonomik büyümesinin yavaşlamasının sosyal sonuçları olacak.

- Rusya, Ukrayna’da başını belaya soktu ve cezası ekonomik oldu. Etrafındaki yakın kuşak erimeye başlayan Rusya, Orta Asya’ya güç kaydırıyor.

- Ortadoğu’da silahlı mücadeleler mezhep savaşı özelliği de kazanarak her köşeye yayıldı ve bölge harita değişikliklerine gebe, ulus-devlet yapıları buharlaşıyor
Şu anda dünyada dört büyük kriz bölgesi var; Avrupa, Rusya-Ukrayna, Ortadoğu ve Çin. Her kriz bölgesi farklı özelliklere sahip ve farklı gelişme safhalarındadır.

Avrupa’daki kriz Rusya-Ukrayna krizi ile ilişkilendirilirken, Ortadoğu krizi ise Kafkasya ve Orta Asya’ya bulaştırılmaya çalışılıyor. Çin’deki Uygur katliamı artık medya tarafından saklanmıyor. Yani küresel kriz bölgeleri birbirine değdiriliyor, küresel bir krizin sahnesi hazırlanıyor. Avrupa’dan Ortadoğu, Kafkasya, Rusya, Türkistan ve Çin’e kadar bütün krizlere ABD ile birlikte dokunan tek ülke Türkiye’dir. Türkiye’nin bütün bu kriz bölgelerindeki rolü gittikçe krizleri bulaşıcı hale getirmekte; çatışma sahaları gittikçe birbirine geçmektedir. Türkiye için kabus senaryosu kuzeyinde hazırlanmaktadır. Soğuk Savaş boyunca Sovyetleri çevreleme stratejisi izleyen ABD, yeni stratejisi ile Rusları Karadeniz’de boğmayı hesaplamaktadır.

ABD, Ortadoğu stratejisini değiştirdi..

ABD’de başkan Obama’nın görev süresi Ocak 2017’deki sona yaklaşırken dış politikası da tartışılıyor. İlerici (!) başkan ülke içinde kemer sıkarken, dışarıda çok müdahaleci olmakla eleştiriliyor. ABD’nin diğer ülkeleri etkileme gücünün azaldığı düşünülüyor (4). ABD’nin Afganistan yenilgisi, Vietnam’a dönüşmediği için Obama’nın başarı hanesine yazılıyor. Mayıs 2015’de ABD Savunma Bakanlığı’nın 2016 bütçesi belli oldu. Bütçede en dikkat çeken ödenekler Irak’ta yakın destek (terörle mücadele değil) görevleri için kullanılan A-10 uçakları ile Irak’taki görevlere ayrılan bütçe oldu. Irak bütçesi, resmi olarak, merkezi yönetimi değil Kürt grupları, Sünni güçleri ve IŞİD ile savaşta direnişçileri desteklemek için kullanılacak (5). Irak merkezi yönetiminin bu şekilde bir kenara itilmesi ABD’nin Irak politikasında önemli bir değişiklik kabul edilse de zaten son üç yıldır uygulama böyle idi. ABD savunma bütçesinde dikkat çeken diğer iki kalem; Guantanoma’nun gene kapatılmayacak olması ve Ukrayna’ya yapılacak 200 milyon dolarlık yardım. ABD, İran ile yaptığı nükleer anlaşmanın bu ülkeyi nükleer amacından saptırmayacağının farkındadır. Ama Ortadoğu’da IŞİD’i frenlemek için işbirliği dışında İran ile ilişkilerin başka çok önemli boyutları var. ABD, İran’ı daha fazla uluslararası düzene entegre etmekle, bir yandan ekonomik nedenlerle zaman kazanmayı, diğer yandan içeriye daha fazla nüfuz edebilmeyi hedeflemektedir. Ortadoğu’daki son çatışmalar ABD’yi mezhep savaşları konusunda düşünmeye itti. Bunun sonuçlarının kendisi için daha tehlikeli olacağını düşünen ABD, Ortadoğu’daki klasik güç dengesi stratejisini terk ediyor. ABD’nin bugüne kadar uyguladığı çifte çevreleme stratejisi çok pahalı olduğu için daha sürdürülebilir bir güvenlik stratejisine geçildi (6). En önemli varsayım, terörle mücadeleden öte Ortadoğu’daki siyasi ve dini çürümüşlük, ekonomik geri kalmışlık çözülmedikçe bölgeye istikrarın gelmeyeceği ve ABD’nin Ortadoğu’da bu yönde gerekli dönüşümü ne yapabilecek kapasitede olduğu ne de yapması gerektiğidir. ABD’nin Ortadoğu’daki kullandığı vasıtalar durumdan duruma (review based-policy) değişecek, daha esnek hale gelmektedir (7). Artık eski müttefikler ve düşmanlar olmayacak, havuç ve sopa stratejisine geçilmektedir. Bundan Türkiye de dâhil tüm ülkeler nasibini alacaktır. Neler oldu, olacak? Önce ABD’nin Ortadoğu geçmişi ile ilgili kısa bir özet yapalım.

ABD’nin Ortadoğu’ya gerçek anlamda nüfuzunun başlangıcı olarak, İkinci Dünya Savaşı esnasındaki devlet başkanı Franklin Roosevelt’in bugünkü Arabistan’ın kurucusu Suudi kralı Abdül Aziz İbn Suud ile ABD savaş gemisi Great Bitter Lake gemisinde buluşması kabul edilir (8). Tahmin edeceğiniz gibi kral, ülkesini değil, tahtını korumak karşılığı ABD’nin petrol talebine garanti vermişti. Bunu izleyen dönüm noktası 1973’deki petrol krizi ile Suudilerin başını çektiği Arap petrol mafyasının Henry Kissinger’e “petrolü dolar karşılığı satma” sözü vermesi oldu. Böylece zaten petrolü zar zor alabilen ülkeler, bir de dolar bulabilmek için ABD tarafından soyuldu. ABD, bölgeye daha çok silah satmak için İran ve İsrail’i güç dengesinin karşılıklı taraflarına oturtarak bölgede Güliver gibi kurtarıcı rolüne ve silah satmaya devam etti. Soğuk Savaş boyunca ABD için Ortadoğu’da önemli olan petrol ve Sovyetler Birliği’nin çevrelenmesi idi. Kimin demokratik olup-olmadığı çok önemli değildi. Ancak, 1980’lerden itibaren Afganistan’da başlayan gelişmeler, ABD stratejisinde değişikliğe yol açtı. Yeni stratejide Ortadoğu’da dönüşüm için Ilımlı İslam’a dayanmayı öngören Büyük Ortadoğu Projesi’ni ortaya çıkardı. Hedefte artık laik rejimler vardı. Irak, Mısır, Libya ve Türkiye’deki laik rejimler çökerken 2003’de üç ülkede birden AKP iktidara geliyordu. 11 Eylül saldırıları sonrası, Irak, Ortadoğu’ya bugün yapılacak müdahalelerin en uygun konumdaki ülkesi olduğu için uydurma gerekçelerle işgal edildi (9). Irak harekâtı ile birlikte “demokratikleştirme” iddiası Washington’un Ortadoğu’da sürdürdüğü hegemonya mücadelesinin başlıca ideolojik bahanesi haline geldi. Böylece Arap hareketlerinin tohumları atıldı, sondajlar yapıldı. Ancak demokrasi söylemi tutmayınca yeni oyunun adı “diktatörü kovma” oldu. ABD’nin işine gelmeyen Ben Ali, Mübarek, Kaddafi ve Esat ülkelerinde iç isyan çıkarılarak, diktatör ilan edildi.

Bütçesi yetmediği için ABD, “geriden idare etmek” konsepti ile taşeron ülkeler ve onların bulduğu İslamcı savaşçılara verilen paralar yani halk ayaklanmaları ile yeni Ortadoğu’nun şekillenmesini ucuza getiriyordu. Ancak, Arap hareketleri ile birlikte ABD’nin hesap etmediği birkaç önemli gelişme oldu. Müttefik dediği İslamcı taşeronlar yoldan çıkmış, kendi ihtirasları peşine düşmüşler, radikal (silahlı) İslam ile içe geçmişlerdi. Bu gelişmeler özellikle Suriye’de kristalize oldu. Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar’ın kendi teröristleri vardı ve kendi adamlarını iktidara getirmek istiyorlardı. Üstelik buldukları İslamcılar radikaldi ve Suriye’de bir rejim değişikliği olsa bile ABD, Esat dönemini mumla arayacaktı. Suudi Arabistan ve Katar’ın parasını verdiği, CIA’nın ikmal ettiği, Türkiye’nin dağıttığı silahların sahiplerinden ortaya IŞİD çıktı ama öncesi var. IŞİD’in liderleri 2006’da ABD’nin Irak’ta iç savaşı durdurmak için Sünni liderleri 400 milyon dolara satın aldığı ve adına Anbar Uyanışı dediği gelişme sonrası doğdu. 2004 yılında faaliyete geçen Irak El Kaidesi liderleri o dönemde Amerika’nın çeşitli ülkelerde kurduğu hapishanelere girmişti. IŞİD lideri Bağdadi, El Burka hapishanesinden serbest bırakıldı. IŞİD’in orta düzeydeki 55 lideri ise Ürdün’de Safavi kampında eğitildi. 2011’den sonra ABD, İngiliz ve Fransız kuvvetleri, IŞİD ve diğer direnişçi gruplar ile işbirliğine başladı. Ancak durum, Erdoğan ve Türkiye’de barındırdığı eski Irak başkan yardımcısı Sünni Tarık Haşimi gibi Sünni ihtiraslı liderler yüzünden kontrolden çıktı. IŞİD’in temel özellikleri hem terörizm hem gerilla taktikleri kullanan, yayılmacı, devlet inşa eden ve propaganda konusunda uzman olması. IŞİD, Suriye ve Irak’ta 6 milyon kişiyi yöneten (Singapur, Lübnan, Norveç veya Yeni Zelanda’dan fazla) bir hükümete sahip ve yıllık geliri 600 milyon dolardan fazla. Yakın zamanda IŞİD, Irak’ta Ramadi, Suriye’de Palmyra’yı ele geçirdi ve Türkiye sınırındaki konumunu güçlendirmeye çalışıyor. Başta ABD olmak üzere Koalisyon güçleri aslında IŞİD ile savaşmıyor, savaşır gibi yapıyor (10).

Türkiye ve ABD, 2012’den beri IŞİD ve Esat’ın kaderi konusunda yollarını ayırmışlardı. O dönemden beri Esat’ın peşine bırakan ABD, bunu İran ve Rusya karşısında bir koz haline getirdi. Irak ve Suriye’nin kuzeyinde IŞİD’i frenlemek ve Doğu Akdeniz’e bir enerji hattı kurmak için Kürtler seçildi. Irak’ın güneyinde ise Şiilere karşı IŞİD’ın önü açıldı. ABD, kuzeyde Kürtlere koridor açarken havadan desteklemekte ama IŞİD, güneyde Ramadi’yi ele geçirirken umuru olmamaktadır. Irak başbakanı Haydar Abadi’nin ABD’nin Şii güçleri avladığı isyanına Batılı medya kulak vermemektedir. Şu an Suriye’nin kuzeyinde Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’nin Ceyş El Fetih’i, güneyinde ABD ve Avrupa’nın kendi İslamcıları olan Güney Cephesi var (11). İkisinin de gözü Şam’da ama dost değiller. Güney Cephesi Esat’tan çok Hizbullah, El Nusra ve ne bulursa savaşıyor. ABD, müttefikleri destekliyor gibi yapıyor ama altını oyuyor, başka planlar peşinde koşuyor. 2012’den beri Esat’ı devirmeyi saplantı haline getiren ve IŞİD’in ülke içi ve Suriye’de can suyu olan Erdoğan, PKK karşısında ülke içi ve Suriye’de sıkışınca ABD ile güvenli bölge karşılığı İncirlik Üssü’nün kullanımı için bir mutabakata vardı.  Büyük Kürdistan ve Kürt koridoru için şantaj yapan ABD, Erdoğan’ın deyimi ile ölümü gösterip, sıtmaya razı etmeye çalışıyor. Kasım seçimlerine hazırlanan ve tek başına AKP iktidarını kendi geleceği için elzem gören Erdoğan, şimdilerde milliyetçilik ile oy toplamaya çalışıyor. Diğer yandan IŞİD’a karşı başlayan operasyonlar, İncirlik ve diğer üslerin açılması; ABD isteklerine boyun eğmenin ötesinde yeni düşmanımızın IŞİD olması anlamına geliyor. ABD ile mutabakatta yer alan güvenli bölge aslında Türkiye’nin istediği tampon bölge değil ve sadece uzaktan silahla desteklenen bir bölgenin işe yaraması da mümkün değildir. Asıl önemli olan Türkiye’nin Irak’ta sınır ötesine geçmesi hiçbir şekilde öngörülmüyor, yani Irak’ın kuzeyinden sonra Rojova ve Kobani’de de durumu kabulleniyor, Kürt bölgelerine razı ediliyoruz. Muhtemelen bugünkü PKK’ya yönelik operasyonlar Batının dur dediği yerde duracak ve müzakere masasına dönülecektir. Irak’ın kuzeyine kara harekâtı yapılmadıkça ve bu bölge yeniden şekillendirilmedikçe; PKK üs bulmaya devam edecek, Barzani’nin uydurma devleti Kerkük ve Musul petrollerini çekecek, sırf Sünni değil diye kendisine armağan edilen Türkmenleri asimile edilmeye devam edecek.

Almanya, Avrupa’yı sindirmeye devam ediyor..

Avrupa Birliği siyasi nedenlerle kuruldu ama arkasında daha çok ekonomik çıkarlar vardı. Anahtar konu Almanya ve Fransa’nın ekonomik refah için bir ittifak yapma kararı idi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’da Almanya en büyük ihracatçı ülke konumu edinmeye başlarken, Almanya probleminin çözümü Avrupa’nın birleşmesinin temeli oldu. Almanya, birleşik Avrupa fikrine öncülük ederken aklında önce iki Almanya’nın birleşmesi vardı. 1990’lı yıllar Almanya’nın yuttuğu Doğu Almanya’yı sindirmesi ile geçmişti. 2000’li yıllar ise Avrupa Birliği içinde para birliğini kurarak diğerlerini sindirme gayreti ile geçti. Almanya’nın ekonomisini sürdürebilmesi için ihracata, bunun için serbest ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasına ihtiyaç vardı. Böylece Avrupa’da bir serbest ticaret bölgesi kurulması zorunluluktu ve Almanya, bazen saldırgan bir biçimde diğer ülkeleri bu bölgenin parçası haline getirildi. Almanya, bununla da kalmadı, Avrupa genelinde istihdam politikası, çevre politikası gibi pek çok standardı diğer ülkelere dayattı. Bu politikalar masrafları azaltmak ve Avrupa’nın geri kalanındakilerle rekabette üstün gelmek isteyen büyük Alman şirketlerini korumak içindi (12). Öte yandan diğerleri için pazara girişin pahalı olması Alman stratejisinin önemli bir parçası idi. Nihayetinde Almanya, euro şampiyonu oldu ve onu kendi kurduğu Avrupa Merkez Bankası ile kontrol etmeye başladı. Böylece hem enflasyondan korundu hem de Alman kredi kurumlarına borçların şişirilmesini sağladı. Refah sürdükçe sistemin problemleri saklı kaldı ama 2008 krizi Alman ticaretindeki dengeyi negatif yönde bozunca Almanya önce kendi daha az oranda ise Fransa’nın çıkarlarını korumaya odaklandı. Düzenleyici rejim büyük şirketleri koruyan ama tüm sistemi katılaştıran bir sistem yarattı.

Paranın değeri kontrol edilerek Eurozone ile diğer ülkeler için para politikası tuzakları oluşturuldu. Maastricht Anlaşması ile kabul edilen euro, önce durgunluğa 2008 krizi ile birlikte bölünmeye yol açtı. Siyasi birlik sağlanmadan ekonomik birliğe gitmek asıl sorundu. Merkel’in politikası bugün de bu gerçeklere dayalı; Almanya’nın ihracat yapabilmesi için öncelikle serbest ticaret bölgesi çalışmalı ve Almanya sistemi stabilize etmek için yükü başkalarına dağıtmalıdır. Merkel’e göre krizin nedeni hovarda Güney Avrupa ülkeleridir ve Almanya’nın sırtından durumu kurtarmamalıdırlar. Ama gerçekte krizin nedeni, Almanya’nın kullandığı ticaret sistemidir; pazarları kendi malları ile doldurmak, düzenlemeler yolu ile kendisi ile rekabet edilmesini önlemek ve borç verilen her euro için bir euro almak. Böyle bir retorik içinde Merkel’in hiç bir şekilde bir ülkenin AB’nin serbest ticaret bölgesi dışına çıkmasını istemesi beklenemez. Çünkü bu bir kere başladı mı nerede duracağı belli olmaz ve sonuç Almanya için felaket olur. Merkel borcunu ödeyemeyenler için olabildiğince agresif olmak zorundadır ama bunun derecesi üyeleri sistemden çıkacak kadar küstürmemelidir. Özetle Merkel karar almıyor, daha önce AB yapısı ve Alman ekonomisi için yazılmış bir senaryo dâhilinde hareket ediyor. Merkel sonunda krizin yükünü bir şekilde çekmek zorunda olduğunu biliyor ve refah temelli Avrupa fikri yürümediği için yeni bir Avrupa yapısı getirmeye çalışıyor. Ancak, Merkel’in daha güçlü bir Avrupa mekanizması yaratma teşebbüsü iki nedenle başarısızlığa mahkûmdur. Birincisi ülkeler egemenliklerinden Almanya için kolay kolay vazgeçmeyecekledir. İkinci neden ise diğer ülkeler de biliyorlar ki sonunda çözümü Almanya kaleme alacak ya da serbest ticaret bölgesi parçalanacaktır. Almanya daha fazla ihracat yapmak, diğer ülkeler ise kendi ekonomilerini kurtarmak derdindedir. Almanya, ticarete bağımlılığı nedeni ile Avrupa Birliği’ne diğer başka her ülkeden daha fazla ihtiyaç duymaktadır. Bu nedenle, Avrupa’nın birliğinin bölünmesine ve ülkeler arasındaki bağların kopmasına izin vermeyecektir. Bundan dolayı Yunan krizinde olduğu gibi sürekli blöf yapmakta ama sık boğaz etmemektedir. Nitekim Yunan krizinde Avrupa Merkez Bankası bir şekilde ödemeleri bir plana oturttu. Çünkü mesele para değil serbest ticaret bölgesi ve Alman-Fransız birliğidir.

Borç krizleri, Avrupa’da bölünmeleri daha da artıracak bir trend başlattı. Birliğin kuzeyi ve güneyi arasında büyük farklılıklar var ve bütün ülkelere uyan tek bir model olmadığı gibi egemenlik sorunları da aşılacak gibi değildir (13). Coğrafi bir bölge olarak Avrupa, daha dar anlamda AB, kaçınılmaz olarak düşüş süreci içindedir. Dünya nüfusunun %7’sini temsil eden Avrupa Birliği, ekonomik üretiminin %25’ini, sosyal refahının ise %50’sini hedeflemektedir. George Soros’a göre Avrupa Birliği artık patlamak üzere olan bir balondur. Hayaldir ama son derece çekicidir. Ekonomik performanslarına göre ülkeler alacaklılar ve borçlular olarak ikiye bölündü. Euro alanı küçülürken Almanya, patlayacak kadar büyümektedir. Diğer yandan siyasi ve sosyal dinamikler çözülmeye doğru götürmektedir. Şengen, Ortak Pazar ve Avrupa Birliği’nin kendisi tehlike altındadır. Sonuç hinterlandı ile büyük bir Alman imparatorluğu olabilir (14). Almanya, ekonomik olarak uydu devletler oluştururken, siyasi ve kültürel yönlerini de geliştirmektedir (15). Fransa, artık Almanya’ya arka çıkmakta zorlanmakta ve iki ülkenin motor ekseni kaybolmaktadır. Avrupa Birliği’nin geleceği Almanya’nın onu gerçekten kurtarmak isteyip istemeyeceğine bağlı olacaktır. Avrupa’nın ikinci büyük ekonomisi İngiltere ise Kuzey Denizi’nde kayıptır. Almanya’nınkine karşı ayrı bir vizyon koyabilecek tek ülke Eurozone’da olmayan İngiltere’dir.

Batı için asıl tehlike şu an Rusya değil, Ortadoğu’daki terördür. NATO içinde her ülkenin kendi güvenlik sorunları, Rusya karşısında ittifakın oy birliği ile karar almasına engel olabilir. 1997 yılında imzalanan NATO-Rusya Kurucu Anlaşması’na (Founding Act) göre; NATO, Doğu Avrupa’daki yeni üyelerinin topraklarında daimi kuvvetler veya nükleer silahlar ile alt yapı bulundurmayacaktı. 2014 yılındaki yeni NATO stratejisi ise kolektif savunma ve diğer görevler için gerekli kabiliyetlerin geliştirilmesini öngörüyor. Hızlı reaksiyon gücünün hazır olması mali nedenlerle 2016’ya kaldı (16). NATO’yu iyi günler beklemiyor. Havası kaçmış NATO, eski NATO değil. Başta ABD olmak üzere üç ülkenin kararları tüm ittifakı arkasından sürüklüyor. İngiltere, zaten küresel kirli işler ortağı, Fransa ise Akdeniz ve Afrika’daki dolapları için uzun zamandır ABD ile stratejik işbirliği içindedir. NATO, kolektif savunmaya dönerken, doğu kanatta acil reaksiyon gücü olarak 4.000 kişilik bir kuvvet oluşturulması öngörülüyor. Bu kuvvet daimi değil dönüşümlü (rotasyonlu) olacak ve personeli daha çok Polonya, Romanya gibi bölge ülkeleri tarafından sağlanacak. NATO’da yükün çoğu (%78) hala ABD’nin sırtındadır. Birkaç ülke dışında NATO’da hiçbir ülkenin savaşma kabiliyeti yoktur, orduları çöptür. Bu ülkelerin savunma alanında organize olması hatta NATO standartlarına ulaşması çok pahalı ve zaman alıcıdır. Bu yüzden Galler Zirvesi ile önümüzdeki 10 yılda savunma masraflarını GDP’nin %2’nin üzerine çıkarma ve ekipmanları geliştirme kararı alındı. Ama daha önce de bu karar hep vardı ve gerçek bir savaş çıkmadığı sürece temenni olmaktan öteye gidemeyecektir.
Doğu Avrupa’da neler oluyor?

Eski Sovyet coğrafyasında son 25 yılda üç ayrı bölge oluştu (17). İlki Yeni Doğu Avrupa; Ukrayna, Moldova ve Belarus’tan oluşmaktadır. Avrupa’ya odaklanan ilk ikisinde iktidarlar değişti. Belarus ise milliyetçi bir anlayışla bağımsızlığa önem verdi. İkinci bölge olan Güney Kafkasya bazıları kendilerini Güneydoğu Avrupa olarak (özellikle Gürcistan) görmektedir. Gürcistan’ın Avrupa yolu zor, Azerbaycan ve Ermenistan’ın geleceği ise daha da belirsizdir. Gürcistan’da yapılan son anket halkın %26’nın AB yerine Avrasya Birliği’ni tercih ettiğini gösterdi (18). Yeni Doğu Avrupa gibi Güney Kafkasya’da oldukça uzun bir süre AB, Türkiye, İran ve Rusya tarafından sıkıştırılarak, kendi halinde kalacağa benzemektedir. Üçüncü bölge olan Orta Asya’da ise “Avrasyalılık” etnik yapısı, kültürel ve dini çeşitliliği nedeni ile sadece Kazakistan’a yakıştırılmaktadır. Orta Asya ülkeleri olarak adlandırılan diğerlerinde şu trendler izlenmektedir; İslamcılığın uyanışı, Ortadoğu ile artan temaslar ve Çin faktörünün bölgeyi Rus arka bahçesi olmaktan uzaklaştırarak yeniden şekillendirmesi. Son olarak bölgede Rusya’nın kendisi vardır. Kültürel olarak Avrupalı ama politik olarak değildir. Asya’ya bitişiktir ama çoğu Asyalı kendinden görmemektedir. Avrupa’ya entegre olması çok zordur ve Asya içinde de diğerlerine entegre olamaz, olmayacaktır.
Avrupa’da Ukrayna krizi başladığından beri Rus tehlikesini yeniden hisseden NATO üyesi Baltık ülkeleri ve Polonya, ittifakın savunma garantisini sorgulamaya başladılar. Müttefikler konusunda İkinci Dünya Savaşı’nda acı tecrübeleri olan Polonya’nın başbakanı “Ölmüş insanlara gelen geç yardımı istemiyoruz” dedi. Soru; ABD, Rus nükleer silah tehdidi karşısında küçük Baltık ülkeleri için kendini riske atar mı? Henry Kissinger, Ukrayna konusunda geçen yıl ABD’yi şu şekilde uyarmıştı; Moskova’dan 300 km. mesafede bir askeri harekâtın tehlikeleri çok daha fazladır. Kırım’ın ilhakı kendini Rus tehlikesine daha yakın hisseden Romanya’yı çok etkiledi. Kırım’a 300 km. mesafedeki Romanya artık NATO’nun 5. Maddesine değil kendi gücüne dayanması gerektiğinin farkına vardı. Acı gerçek, Romenlerin Karadeniz’e çıkardığı üç firkateynin biri çalışıyor, diğer ikisinin silahları yok. Eldeki tek denizaltı Sovyetlerden kalma ama artık çalıştırmak için gerekli olan bataryalarını Ruslardan isteyemiyorlar. Romanya savunma bütçesinin %60’ı maaşlara ve emekli aylıklarına gidiyor (19). Bükreş’in füze kalkanı çerçevesinde Desevelu’da izin verdiği Amerikan üssü, Ruslardan tarafından provokasyon olarak ilan edildi. 20 milyonluk Romanya, 2004’den beri NATO, 2007’den beri AB üyesi ama hala fakir bir ülke. Kişi başına gelir (6-12 bin Avro) AB standartlarının altında. Romanya Osmanlı hâkimiyetinden kurtulduktan sonra hamisi Rusya’nın da etkisine karşı koymak için Romen liberaller ülkede Latin kimliğini geliştirdiler ve Fransız liberaller ilişkilerini artırdılar. NATO ve AB üyeliği ile bir süre kendini özgür hisseden Romanya, şimdilerde Ukrayna, Gürcistan ve Moldova’nın NATO üyeliğini Rusya’nın veto etme niyetine karşı çıkıyor ve Ruslardan farklı kültürlere sahip olduklarını söylüyordu. Bulgaristan ise artık bir Afrika ülkesine benziyor. AB’den alt yapı fonu alamayan Bulgarların en önemli gelir kaynağı Türk TIR’larından aldıkları rüşvet. 2006 yılında ABD ile stratejik işbirliği anlaşması yapan Bulgaristan’ın her yerini Amerikan askerleri sarmış durumda ve Novo Selo, Graf İgnatievo ve Bezmer'de üsleri var. Bulgarlara göre ABD üsleri, ülkelerinde sosyal bir görev üslenmiş durumdadır (20). ABD’nin kucağına düşmüş Bulgaristan, her türlü istikrarsızlığa açık bir ülke olmaya devam ediyor.

Romanya’nın komşusu Moldova (tarihte Baserabya), 1812 yılından beri Rus İmparatorluğu’nun parçası oldu. 1991 yılına kadar bir Sovyet Cumhuriyeti olan Moldova, bağımsızlığını kazandığından beri Batı ile Doğu arasında bir çekişme bölgesi idi. Brüksel 2009 yılında Doğu Komşuluk Politikası’nı (ENP) (21) başlattığından beri Moldova halkının AB’ye olan desteği sürekli azaldı ve %36’ya düştü. Rusya yanlıları ise %42-44 civarındadır. Haziran 2014’te Brüksel ve Moldova arasında bir işbirliği anlaşması yapıldı. Ardından gelen 1 milyar dolarlık (GDP’nin %15’i) skandal AB’yi kamuoyunda oldukça gözden düşürdü. Kasım 2014’de yapılan hileli seçimleri Avrupa yanlısı Liberal Demokratik Parti koalisyonu kazandı. Brüksel’in isteği üzerine yapılan ayrımcılığı önleme anlaşması, %80 oranında Rus Ortodoks Kilise’sine bağlı halk tarafından “Truva Atı” olarak kabul edildi. Halkın %55’i Rus TV’sini izliyor. ABD Büyükelçiliği tarafından fonlanan NGO’lar ülkede AB için propaganda kampanyası yürütüyor. Rusya’da çalışan 500 bin Moldovalının para transferleri ülke GDP’sinin %20’sini oluşturuyor (22). Türkçe konuşan fakir ve Ortodoks Gagavuz Türkleri ise Putin dâhil sorunlarını çözecek herkesi kabul etmeye hazırlar. İşin aslı Karadeniz’in kuzey kıyısında Sovyet dönemi özleniyor. Çünkü 24 yıldır bu ülkelerde devlet yatırımı olmamış. Karadeniz’de RF-ABD-AB arasındaki üç taraflı kriz sahnesi devam ediyor. NATO, Doğu Avrupa’daki konumunu güçlendiriyor. Rusya, Avrupa’nın kriz halini ve NATO’nun karar verme sisteminin zayıflığını avantaj olarak görüyor. Eğer NATO bir şey yapacak olsa 1997 anlaşmasını ihlal etmekle suçlayacak. NATO’nun çaresizliğini ABD, Karadeniz stratejisi ile açmaya çalışıyor.

Rusya ne yapmak istiyor?

Dünya 25 yıldır Sovyetler Birliği’nin çöküşünün sonuçları ile uğraşıyor. Ne Batı eski Sovyet coğrafyasına kendini uyarlayabildi, ne de Ruslar dünyanın geri kalanı ile ilişkilerini bir düzene koyabildi (23). Sovyetler Birliği’nin kabuğundan çıktığından beri Rusya, dünyadaki yerini ve kimliğini arıyor. Rusların ilk seçeneği Çin ile stratejik ortaklıktı. 2005’de sınır sorunlarını çözdüler. Ekonomik olarak birbirlerini tamamlayabilirlerdi; Rusların doğal kaynakları vardı ama işgücü azdı, Çin’in ise tersi. Ama pratikte iki ülke derin karşılıklı güvensizliği aşamadı, birbirlerine üstünlük sağlamak kompleksi ortaklığı imkânsız kıldı. Çin, Rusya’nın stratejik endişelerinin merkezinde değildir ve çıkarları için büyük bir tehdit olarak da görmemektedir. Rusya’nın dört oyun alanı; Ukrayna, Orta Asya, Baltıklar ve Kafkasya’dır. Rus stratejisi de Çin gibi evrimini tamamlamak için zaman kazanmak üzerine kuruludur. Bunun için ABD’nin dikkatini başka yerlere toplamasını istemektedir. Ortadoğu için Rus stratejisi bu amaca yöneliktir. 11 Eylül 2001 ile birlikte ABD’nin İslamcı savaşçılar ve İran ile mücadelesinden Rusya ve Çin oldukça yararlandı. ABD hem kaynaklarının çoğunu terörle mücadeleye harcadı hem de Rusya ve Çin ile ayrıca ilgilenemeyecek kadar meşguldü. İkinci niyeti Polonya ve Amerika’nın büyük bir muhalefeti olmadan Almanya ile karşılıklı ekonomik ilişkileri geliştirmek istemektedir. Rusya’nın Avrupa’ya yönelik ana hedefi finansal ve teknolojik ilişkilerini sürdürürken Avrupalı güçleri bölünmüş tutmaktır (24). Rusya, Avrupa Birliği’nden ümitsizliğe düşmüş ve Rus enerji ihracatına bağımlı bir Almanya ile stratejik ortak olabilmenin hayali içindedir. Kremlin, Avrasya Birliği’nin ABD’nin Avrasya’ya geri döneceği döneceğini düşündüğü 2015 yılında tam olarak hayata geçirmek istiyor (25). 2015 aynı zamanda ABD balistik füze savunma tesislerinin Orta Avrupa’da yerleşeceği ve Avrasya Birliği’ne karşı Amerikan yanlısı bir cephenin oluştuğu tarihtir. Rusya’nın hâlihazırdaki amacı Avrupa ve Doğu Asya arasındaki ekonomik boşluğu doldurmaktır (26). Rusya, Avrupa’daki kırılmaları ve enerji kartını kullanmaya çalışıyor. Yakın çevresinde ve Ortadoğu’da etkin olmakla birlikte kıtasal bir güç olma yeteneği zayıflıyor.

Sovyet İmparatorluğunun izleri hala ülke içi ve dışında görülmektedir. Bugünkü Rusya Federasyonu içeride ne Çarlık Rusyası ne de yumuşak bir otoriter rejimdir. Sovyetlerden Rusya’ya miras kalan ülkenin büyüklüğü, nüfusu, askeri gücü, ekonomik kaynaklarıdır. Rusya’ya bırakılan en önemli güç kaynakları ise doğal kaynakların başta enerji olmak üzere bolluğu, ABD ile rekabet eden bir nükleer kapasite ve BMGK’de devamlı bir üyeliktir. Rusya; önemli bir küresel oyuncu olabilecek kapasiteye sahip olmakla beraber, komşuları üzerindeki caydırıcı etkisi eskisi kadar değildir. Küresel GDP’de yeri %2 olan Rusya, kuvvetli ekonomik gelişmesini doğal kaynaklarına ve artan enerji gelirine borçludur. Bir imparatorluk yaratmak için iki zorunluluk vardır; insan ve ekonomi. Bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış olan Rusya etnik olarak Rus olmayan pek çok halkı bünyesine katmıştır. Bu coğrafi genişlik aynı zamanda nüfusun alt yapı sorunları çözülemediğinden zayıf bir ekonomi yaratmış ama bu durum Rusya’yı asla büyük bir güç olma gayretinden alıkoymamıştır. Nüfusu hızla azalan Rusya’nın emperyal geçmişine dönmesinin önündeki en büyük engelde işçi ve asker bulmakta zorlanacak olmasıdır. Bu yüzden ülkeye gittikçe daha fazla sayıda göçmen işçi çekmektedir. Rusya’da 50’li yaşlarda olanların sayısı gençlerden fazladır. Son üç yılda 1.25 milyon Rus ülkeyi terk ederken bunun %40’ı 18-24 yaşlarındaki gençlerdi. Rusya ekonomisi ile bir gün süper güç olabilir ama insan kaynağı olmadan hiçbir ülke küresel güç olamaz. Eğer Rus toplumu yeniden enerji bulur ve imparatorluk sonrası bir ulus-devlet inşasına başlarsa, Rusya yerini küresel haritada Avrupa-Pasifik ülkesi olarak bulacak ve gücünü buradan alacaktır. Bir yanda AB ile artan ilişkiler, diğer yanda Rusya’nın Çin, Hindistan, Japonya, Kore ve eski Sovyet komşuları ile bağlantıları; “Yeni Avrasya” adı verilen, tek bir gücün domine etmediği ve ilk defa bir coğrafi isimle bir arada yaşayan bir bölge ortaya çıkarmaktadır.
Rusya’nın Çeçenistan (1994-1996 ve 1999-2004) ve Gürcistan (2008) savaşları konvansiyonel güçlerinin genel olarak hazırlıksız ve etkisiz olduğunu gösterdi. Rusya, yakın çevresindeki çatışmalarda kısa menzilli nükleer silah avantajını ulusal gücünün önemli bir parçası yapmaya karar verdi. Bu silahlar NATO üyeleri ile pazarlıklarda da işe yarayacaktı. 2008’deki Gürcistan Savaşı öncesi Başkan Medvedev’in formüle ettiği “Ayrıcalıklı çıkar bölgeleri” Abazya ve Güney Osetya’yı işaret etmekte idi. Gürcistan Savaşı’ndan sonra 3 yıl geçmesine rağmen Rusya’dan başka hiçbir CSTO ülkesi Abazya ve Güney Osetya’yı tanımadı. Bu coğrafyada egemenlik, Rusya’dan bağımsız olmak anlamına gelmektedir. Arap hareketleri başlarken, Putin, Şah’ı düşürüp Ayetullahları, Gazze’ye demokrasiyi getirirken Hamas’ı yarattılar, şimdi de Arap Kışı ithal ederken başka bir öcü yaratacaklar demekte idi. Putin’in haklılığı ve IŞİD ile ortaya çıktı. Rusya, Suriye’deki çatışmalarda rejime siyasi aktif siyasi destek sağladı, malzeme gönderdi. Rusya, bir yandan da Esat’ın işinin ne zaman bitebileceğini hesaplamaya çalışıyordu. Rusya’nın aktif desteği azalma sürecine girdiğinde İran onun yerini doldurdu. Suriye’deki rejim değişikliği ABD’nin Ortadoğu’ya olan ilgisini artık azaltacak ve başka küresel konulara yönelmesine neden olacaktır ki bu da Rusya ve Çin’in istemediği bir şeydir. Nitekim ABD, Irak’tan sonra Afganistan’ı da boşaltmaya hazırlanırken gelecek 10 yılda zamanını ve enerjisini harcayacağı yer olarak Asya-Pasifik’i seçti. Hillary Clinton’a göre geleceğin politikalarına Irak veya Afganistan’da değil Asya’da karar verilecektir ve ABD’de bu karar bölgesinin merkezinde yer almalıdır (27). Putin, bölgedeki değişimlerin ılımlı İslam ya da militan İslam’ı Kuzey Kafkasya ve Orta Asya’ya ihraç etmesinden, sınırlarının cihatçı üssü olmasından endişe etmektedir.

ABD ve Rusya, IŞİD’tan sonra İran anlaşması konusunda işbirliği yapmaya devam ediyorlar. Daha beş yıl önce Rusya, İran’a Tor-M1 füzeleri ve S-300 satıyordu. Buşehr’deki nükleer santral Ruslar tarafından inşa edilmişti. İran’a yönelik yaptırımların kalkması ile bu ülke günde 500-600 bin, 2016 sonuna kadar 1 milyon varil daha piyasaya ham petrol sürecek (28). Böylece Ruslar, Suudiler ve Venezüella petrol gelirleri önemli ölçüde düşecek. ABD için sorun İranlıların bu parayı nereye kullanacağı, örneğin Irak’taki Şiileri destekleme ihtimalidir. Rusya, Sovyetler Birliği’nin aksine Ortadoğu’da herhangi bir jeopolitik dizayna ne de kendi adına kullanacağı bir vekil ülkeye sahiptir. AB’nin aksine Rusya, Kuzey Afrika ile de özel bir ilişki kurmamıştır. Çin’in aksine Ortadoğu’nun petrolüne de ihtiyacı yoktur. Ortadoğu’ya model olma gibi bir özelliği de yoktur. Bütün bunların özeti Rusya, bölgeye temkinli bakmaktadır. Rusların gözü ile yeni Ortadoğu rejimleri daha az Batı eğilimli, daha derin köklü, daha Müslümanlık yanlısı, Çin ile daha bağlantılı olacak (29). Batı için Rusya bir realite ve Ukrayna sadece satrançta bir hamledir. BM rakamlarına göre Temmuz 2015 itibarı ile Ukrayna’da 6 binin üzerinde kişi öldü, 12 binden fazla kişi yaralandı ve bir milyon kişi savaş nedeni ile yer değiştirmek zorunda kaldı (30). Eylül 2014’de ilk Minsk protokolünün çökmesinden sonra Minsk II, 15 Şubat 2015’de imzalandı. ABD dışişleri bakan yardımcısı Victoria Nuland’ın baskısı ile Ukrayna parlamentosu Rus istekleri doğrultusunda Donetsk ve Luhansk bölgelerine azami otonomi verilmesine ilişkin özel yasa çıkarıldı. ABD, Minsk II protokolü kapsamında Rus ordularının Doğu Ukrayna’dan çekileceği propagandası yapsa da Ukrayna kamuoyu bunu İran karşılığı ABD’nin Doğu Ukrayna’yı satması olarak görüyor.
Karadeniz ve Kafkasya’da yeni krizler kapıda..

Kırım, 1854-1855’deki Osmanlı-Rus savaşı ve II. Dünya Savaşı’ndan sonra Mart 2014’de Rusya tarafından ilhak edildiğinden beri üçüncü defa kuşatma altında. Rusya’nın bir yerleri işgal etme alışkanlığı Abhazya ve Güney Osetya’dan sonra bugün Kırım’da yeni bir mayınlı bölge oluşturdu. Ancak, Kırım diğerlerinden çok daha büyük ve Rus ekonomisine yükü çok daha fazla olacak. ABD ve AB, Kırım’a yönelik dünyadaki en ağır ambargoları uyguluyorlar. Dış dünya ile tüm ticaret ve ulaştırma bağlantıları ile bankacılık işlemleri bloke edilmiş durumda. Kırım’a ya Ukrayna ya da Rusya üzerinden gidebilirsiniz. Visa gibi kredi kartları kullanılamıyor. Ukrayna ise Kırım’da alınan okul diplomalarında denklik alma şartı getirdi. Nüfusun %52’sini oluşturan Rus azınlıklar, kendi kendilerine bir oldu-bitti referandum ile Rusya’ya bağlandılar ama ambargolar diğerlerini Rus işgalinden daha fazla vuruyor. Nüfusun %12’si olan 250 bin civarında Kırım-Tatar Türkü de bu ambargolar altında. Ruslar, Kırım Türklerini kaçırmak için tıpkı II. Dünya Savaşı yıllarında olduğu gibi baskı altına alarak evlerine el koymak için çalışıyorlar. Kırım’da iki milyon kişiye vatan haini muamelesi yapılıyor. Yani Kırım Türkleri, Ukrayna egemenliği döneminde sabırla elde ettikleri konumlarını şimdi mumla arıyor. Rusya, Kırım ekonomisine geçen yıl 3 milyar dolar harcamak zorunda kaldı ve bu yardımları uzun bir süre daha yapmak zorunda. İşgal, Kırım’ın en önemli gelir kaynağı turizmi de vurdu. Öte yandan Rusya iki yıl içinde Kırım’a yeni bir su hattı kuramazsa durum daha da kötüleşecek (31). Ukrayna ise Kırım’ı izole etme stratejisi izlese de az çok ticaret devam ediyor. Rusya’nın Kırım’ı ilhakı en çok buranın gerçek sahibi ve ne Ukrayna ne de Rusya tarafından sahiplenilen Kırım Tatarlarını vurmaya devam edecek.

Putin, 13 Haziran 2015’de Azerbaycan devlet başkanı Aliyev’i ziyaret ederek, Karabağ sorununu görüştü. Karabağ’da 1994 yılından beri Azeriler ve Ermeniler arasında sadece ateşkes var. İki ülke arasındaki resmi barış görüşmeleri 1992 yılından beri Rusya-Fransa-ABD liderliğindeki AGİT Minsk grubu tarafından yürütülüyor. Dolayısı ile sonuç alınması mümkün değil. Kremlin entrikaları burada da devam ediyor. Rusya’ya göre Karabağ sorununun çözümü enerji kartlarının elinden uçması ve Ermenistan’ın ABD’ye kaptırılması anlamına gelebilir. Bu yüzden Rusya, 2004, 2008, 2011 ve 2014’te tarafları devlet başkanı seviyesinde ziyaret etmeye devam etti. Hâlbuki 2010 yılında Aliyev ve Sarkisyan, Madrid Prensipleri’nin bir kısmını uygulamaya karar vermişti. Buna göre Ermeniler kademeli olarak Karabağ’dan kuvvetlerini çekecekler ve bölgenin statüsü için bir referandum yapılacaktı. Azerbaycan’ın ithalatının %85’i Rusya’dan ve bunun çoğu silah alımı. Azerbaycan, 2014’te savunmaya 4.8 milyar dolar harcarken, Ermenistan 3.2 milyar harcadı. Ancak, Ermenistan, Rusya’ya daha bağımlıdır. Rusya, Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (CSTO) kapsamında Ermenistan’a ortak savunma garantisi vermiş durumda. 2013 yılında Ermenistan’daki Gyrumri Üssü Rus kuvvetleri komutanı, Azerbaycan saldırdığı takdirde müdahale edeceklerini açıkladı. Gerçekte ise Karabağ, uluslararası olarak tanınmış bir bölge değil ve CSTO burayı koruyamaz (32). Ancak, Rusya müdahale etsin ya da etmesin burada çıkacak bir çatışma mevcut enerji alt yapısına zarar vereceğinden Rusya’nın işine gelir. Öte yandan Rusya’ya bağımlılık Ermenistan’ın ulusal egemenliğini oldukça aşındırdı. Halen Ermeni sınırlarında Gyrumi’de konuşlu 5 bin kişilik Rus kuvveti devriye geziyor. 2008 itibarı ile Ermenistan alt yapısının %80’i Ruslar tarafından kontrol ediliyor. Haziran 2015’de Erivan, Gazprom’un Ermenistan-İran doğal gaz hattı projesini açıkladı. Ermenistan, Kremlin’in Avrasya Ekonomik Birliği üyesi ve Rusya, en büyük ithalat ve ihracat ortağıdır. Özetle Karabağ’da bir çözüm Rusya için silah satışının durması, Güney Kafkasya’da siyasi nüfuzunun azalması, Rus enerji projelerine yeni rakipler demektir. Bunların başında da Azerbaycan-Gürcistan-Türkiye-Avrupa doğal gaz hattı projesi TANAP gelmektedir. Oyunun arkasında aslında Rusya ve ABD arasında bir paylaşım sahnesi bulunmaktadır. ABD, bu yüzden Kafkasya’ya bugüne kadar hep uzaktan bakmayı yeğledi.

Kuzey Kafkasya’daki terör tehdidine Ruslar ırkçılık ve yabancı düşmanlığı ile cevap vermektedir. Çeçenistan’daki ayrılıkçı hareket tüm Kuzey Kafkasya’ya yayıldı ve İslamcı bir ayaklanma halini aldı. 2007 yılında Çeçen direnişinin komutanı olan Doku Umarov kendini tüm Kuzey Kafkasya’nın İslam Emiri ilan etti. Umarov, Kasım 2009’dan itibaren pek çok eylemin sorumluluğunu üzerine aldı. Bir yandan Rusya’da aşırı milliyetçilik güç kazandı. Kafkasyalılar ve Rus milliyetçiler arasındaki gerilim devam ediyor. Son dönemde Kafkasya Emiri Aşiab Kebekov’un da aralarında olduğu Kuzey Kafkasya’daki bazı direnişçi grup liderleri Ruslar tarafından öldürüldü. Ancak, bu gruplar Rusya’yı hedef almaya, Ortadoğu’ya savaşçı göndermeye ve Avrupa’da para toplamaya devam ediyorlar (33). 2006’da Şamil Başayev öldürülmüştü. 20 Nisan 2015 tarihinde ise Dağıstan’ındaki grupların lideri öldürüldü. Kuzey Kafkasya’nın çeşitli yerlerinde on yıldır çeşitli direniş hareketleri devam ediyor. ABD ve Rusya bunları cihatçı şebekeler olarak tanımlayıp, bunlara karşı işbirliği yapıyorlar ve medyada çok fazla yer vermiyorlar. İşin arkasında ABD, Rusya ve Çin arasında 2001’den beri Çeçenistan’dan Afganistan’a oradan Sincan Uygur bölgesine uzanan birbirinin teröristine destek olmama ve işbirliği anlaşması var. Son yıllarda Rusya’daki terör olaylarında azalma görülse de 2014 endeksine (34) göre dünyada en yüksek terör olayları sıralamasında 11. sıradadır. Öte yandan artan ekonomik sıkıntılar yanında Irak ve Suriye’den dönecekler terörü artırma potansiyeli taşımaktadır. Halen IŞİD içinde 1000 kadar Rusça konuşan terörist bulunmaktadır. Çeçen lider Tarkan Batiraşvili, Rusya’ya karşı cihat ilan etmiş durumdadır. Kebekov, IŞİD’a bağlı olmayı reddetmiş, onun yerine El Kaide’nin lideri Ayman El Zevahiri’ye bağlılığını bildirmişti. Kafkasya Emirliğinin bağlısı olan Dağıstan’da yeni emirin Muhammed Süleymanov olması bekleniyor. Kuzey Kafkasya’da Selefi militan hareketlerin gelişme nedeni olarak, Rus güvenlik güçlerinin baskıları ve oldukça fakir yaşam standardı gösteriliyor.
Rusya, Orta Asya’da ki güvenlik ve askeri unsurlarını artırıyor. Bunun ilk nedeni Afganistan’daki İslamcı militan hareketlerin yayılması tehlikesi ama asıl neden uzun zamandır Çin ve Batılıların bölge ile olan ilişkileri. Afganistan’da Taliban ve yeni kurulan İslamcı devlet bu korkunun kaynakları. 1-2 Nisan 2015’te Duşanbe’de yapılan CSTO Zirvesi’nde Tacikistan ve Türkmenistan sınırlarındaki İslamcı militan eğitim kampları ana gündem maddesi oldu. 1999-2001 yılları arasında Fergana Vadisi’nden Özbekistan’daki İslamcı Hareket, Tacikistan, Kırgızistan ve Özbekistan’a saldırılar yapıyordu. Afganistan’a 2002’deki ABD işgalinden sonra bu gruplar Afganistan-Pakistan sınırına dağılmıştı. O dönemden beri Özbekistan, Tacikistan ve Kazakistan’a İslamcı saldırılar devam ediyor. Gerçekte ise bütün bunların altında gene enerji paylaşım savaşları yaşanıyor. AB ve Türkmenistan yeni bir boru hattı için görüşürken; Rusya, bölge ülkeleri üzerindeki baskısını yeni bir rolle hayata geçirmeye çalışıyor. Kırgızistan’dan sonra, ABD’nin yakınlaşmaya çalıştığı Kazakistan da Rusya’nın baskısı ile Avrasya Birliği yolundadır. CSTO tatbikatlarını artıran Rusya, Özbekistan ve Türkmenistan’dan güvenlik alanında daha fazla işbirliği istiyor. Demografik değişim ve kıt su kaynakları diğer potansiyel risk konuları. Rusya’nın halen Kırgızistan ve Tacikistan’da asker üsleri var ve Kazakistan, CSTO üyesi. Özbekistan ve Türkmenistan ise blok üyesi değil ve askeri konularda Rusya’dan uzak duruyorlar. Rusya, Tacikistan’daki birliklerinin mevcudunun beş yıl içinde 5.900’den 9.000’e çıkaracak ve önümüzdeki birkaç yıl içinde 1.2 milyar dolar değerinde askeri yardım yapacak (35). Öte yandan Türkmenistan da Afgan sınırını korumak için Rusya’dan yardım istedi.

Orta Asya ve Uzak Doğu’da sular bulanık..

1924 yılına kadar bugün Orta Asya dediğimiz yerlerin adı ve bugünkü Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Türkmenistan topraklarının resmi adı Türkistan idi (36). Türk boyları birbirinden koparılarak ayrı bir millet olmaya zorlandı; bölünerek, kimliksizleştirmek için yeni devletler üretildi (37). Türkistan sadece Rus değil, Çin tehlikesi de altındadır. Günümüzde Kırgızistan’ın en büyük endişesi 1.500 km. sınırı olan doğu komşusu Çin tarafından işgal edilme tehlikesidir. Bu yüzden bütün uluslar arası teşkilatlara üye olmakta, değişik ülkelerle işbirliğini geliştirmektedirler (38). Özbekistan, silah kaçakçılığı, organize suçlar ve terörizm gibi ciddi güvenlik sorunlarının yaşandığı bir ülke haline getirilmeye çalışılmaktadır. Fergana Vadisi, Özbekistan’ın komşu devletlerle yaşadığı sıkıntıların temelini oluşturmaktadır. Özbekistan komşuları ile şu sorunları yaşamaktadır: Türkmenistan’ın Amu-Derya kıyısında bulunan Buhara şehri üzerinde hak iddia etmesi; Kazakistan’ın Özbekistan’a karşı Karakalpakistan üzerinde hak iddia etmesi; Stalin’in Türkistan’ı paylaştırırken Özbekistan’a verilen Semerkant ve Buhara üzerinde Tacikistan’ın hak iddia etmesi (39). Rusya için; Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan ve Tacikistan İslam dünyası ile tampon bölge oluşturma, ekonomik ve enerji bağları nedeni ile önemlidir. Kazakistan halen Rusya’ya entegre olmuş, Beyaz Rusya ile birlikte gümrük birliği içine girmiştir. Türkmenistan mümkün olduğu kadar ayrı durmaya çalışmakta, Özbekistan ise Rusya’nın yeniden birlik politikasına aktif olarak karşı çıkmaktadır. Kırgızistan ve Tacikistan muhtemelen Rusya ile işbirliği yapacaktır ama iki ülke içindeki güvenlik problemleri Moskova ile ilişkilerde de zorluk çıkarabilir. Çin, uzun zamandır Rusya’nın güneyinden Hazar’a yavaş yavaş insan göçü ile sokuluyor. Bölgede Rus-ABD-Çin rekabeti yeni bir safhaya giriyor. En yakın krizler Kazakistan ve Özbekistan’da bekleniyor (40).

Afganistan’da tünelin ucunun görünmesi ile birlikte ABD, daha düşük masraflı ve daha getirili bir stratejiye aramaya başladı. Asya’nın gelişmesinin ve dinamiğinin kontrol altında tutulması Amerika’nın ekonomik ve stratejik çıkarları için önceliğe sahiptir. Buradaki açık pazarlar ABD için yatırım, ticaret ve teknolojinin keskin ucu demektir. ABD bölgede kuvvetli müttefikler edinmiş tek güçtür ve bölgedeki deniz ulaşım hatlarını uzun zamandır kontrol etmektedir. ABD, Asya-Pasifik bölgesi için ana ticaret ve yatırım ortağı, işçiler ve iş dünyası için yenilik kaynağıdır. Her yıl 350.000 Asyalı öğrenciye misafir etmekte, açık Pazar ve insan haklarının şampiyonu olarak bilinmektedir. Hindistan’dan ABD’nin batı kıyılarına kadar iki okyanusun bulunduğu, dünya nüfusunun nerede ise yarısını bulunduran bu bölge küresel ekonominin pek çok motorunu bünyesinde bulundurmaktadır. Bu bölgede Japonya ile birlikte Çin, Hindistan ve Endonezya gibi yükselen güçler bulunmaktadır. ABD’nin bölge için uygulayacağı strateji “önde tertiplenmiş” diplomasi olarak adlandırılmaktadır. ABD, en üst rütbeli görevlilerini, kalkınma uzmanlarını, (yumuşak gücünün ana unsuru olan) kuruluşlar arası timlerini ve diğer daimi vasıtalarını bölgenin her köşesine yerleştirmeyi planlamaktadır. Yeni stratejik planın altı ana unsuru şu şekilde belirlenmiştir (41); (a) İkili güvenlik ittifaklarını geliştirmek, (b) Çin dahil yükselen güçlerle çalışma ilişkilerini derinleştirmek, (c) Bölgesel çoktaraflı kurumlara angaje olmak, (d) Ticaret ve yatırımını genişletmek, (e) Geniş bir alanda konuşlu askeri varlık kurmak, (f) Demokrasi ve insan haklarını geliştirmek. ABD’nin Japonya, Güney Kore, Avustralya, Filipinler ve Tayland ile stratejik işbirliği ona avantajlar sağlayacaktır. ABD artık Manas (Kırgızistan) ve Karşi-Kanabad (Özbekistan) hava üslerini artık kullanmıyor ama Kırgızistan ve Tacikistan ile narkotikle mücadele temelinde güvenlik operasyonları yapıyor, eğitim veriyor. ABD Merkez Komutanlığı, Türkmenistan’a Afgan sınırı güvenliği için askeri yardım yapmaya istekli olduğunu açıkladı. Özbekistan’a ise mayın korumalı araç verileceği açıklandı.

Çin, öncelikle Rusya’nın diplomatik olarak yalnız kalmamasına dikkat ederken, Suriye için para harcamadı, İran’a karşı yaptırımlara karşı çıkarken yeni ticaret imkânları geliştirdi. Rusya ve Çin, Batıyı dengelemek için paralel ittifaklar kurmaktadırlar. İki adımlı yaklaşımın birinci ayağında Batı ile aralarına bir tampon bölge kurmakta, daha sonra herhangi bir ittifaka üye olmayan devletleri kendi eksenlerine çekmekteler. Çin, Kuzey Kore ile oluşturduğu tampon bölge yanında Şangay İşbirliği Örgütü ile Avrasya içinde yeni tampon bölgeler ve ortaklar oluşturmaktadır. Orta Asya ülkeleri ile ekonomik, enerji ve siyasi bağlarını geliştirirken; İran, Pakistan, Hindistan ve Afganistan üzerinde etkisini artırmaktadır. Böylece Çin hem NATO’nun doğuya uzamasının önünü kesmek, hem de Güney ve Orta Asya’dan kuzeye giden yeni ipek yolunu kontrol altına almak istemektedir (42). Çin özellikle İpek Yolu inisiyatifi ile Kazakistan ve Kırgızistan’a gaz boru hatları ve alt yapı projeleri ile girmeye çalışırken, eski etki sahasındaki gücünü yenilemek Rusya’nın baskısı ile karşılaşmakta, Türkiye ise uzun zamandır bölgeden uzak durmaktadır (43). Ruslar, Atlantik ittifakının daha fazla doğuya genişlemesinin önüne geçmek için BRICS’i bir istikrar gücü olarak görmektedir (44). Çin için ise BRICS, Soğuk Savaş sonrası sıfırlanan jeopolitik ve jeoekonomik koşullarında ülkenin küresel angajmanı için diğer bir kurumsal platformdur. BRICS’in diğer ülkeleri için ise büyük bir ligde olmak ve jeopolitik koşullarında esneklik sağlamak demektir.

Çin için 19. yüzyıl utanç yüzyılı idi ve ülke dış politikası her ne kadar uluslararasıcı ve katılımcı olsa da geri planda Batıya karşı kin ve tarihi eğilimler saklıdır. ABD-Çin yakınlaşmasının sonucu bu eğilimler etrafında şekillenecek, muhtemelen sonuç dostluk olmayacaktır. Çin, Ortadoğu petrolüne ABD’den fazla ihtiyaç duymaktadır. Çin Savunma Bakanlığı, yakın zaman önce yeni Beyaz Kitabı yayınladı. Kitabın ana vurgusu Pekin’in güvenlik alanında daha derin işbirliği maskesi altında dünyanın her yerinde diğer ülkeler üçüncü taraflar olmadan ile askeri bağları güçlendirerek, zorlayıcı diplomasi faaliyetlerine devam edeceğidir. Çin’in tek ittifak müttefiki Kuzey Kore olmakla birlikte, bir savaş halinde birbirilerini savunacakları belli değildir (45). Güney Çin Denizi’nde hava savunma kontrol bölgesi kurmak isteyen ve çevresindeki bütün ülkeler ile egemenlik sorunları bulunan Çin, güvenlik alanında işbirliği yapacağı ortaklar ve ülke dışında üsler aramaktadır. Çin’in iç tüketime yönelmesi enflasyon doğurdu ve ihracatını daha da olumsuz etkiledi. Çin’de iç ayaklanma tehlikesi ülkenin en büyük güvenlik sorunu haline geldi. Çin’in daha baskıcı yöntemler kullanması özellikle Uygur Türklerine yapılan zulüm ile dünyaya yansıdı. Cumhurbaşkanı Erdoğan daha fazla ticaret için Çinlilerin gönlünü almaya çalışırken, Uygurlar Doğu Türkistan’da 65 yıldır bağımsızlık için mücadele veriyor. Çinlilerin de Uygurlara yönelik katliama varan uygulamaları devam ediyor. 2009’da 100 Uygur çarpışmalarda ölürken, Erdoğan o dönemde bunu soykırım olarak adlandırıp, ekonomik boykot çağrısı yapmış olsa da Türkiye’nin ihracatı 2009’da 12.6 milyar dolardan 2014’de 24.9 milyar dolara ulaştı. Çinli yetkililer Türkiye’yi Uygur militanların Suriye ve Irak’a geçmelerini izin vermek ve sonra tekrar Türkiye üzerinden Çin’e göndermekle suçluyorlar ve 1000 kadar şüpheli rakamı veriyorlar (46). IŞİD ise Çin’in Müslümanların haklarını ihlal eden ülkelerin en başına koydu. Bununla da kalmayıp IŞİD’in Doğu Türkistan’a yayılma niyetini açıkladı.

Sonuç; Türkiye, dünyadaki gelişmelerin neresinde?

Türkiye-ABD ilişkileri ise Esat’ın kaderi ile görüş farklılıkları ve Erdoğan’ın İslamcı hayalleri nedeni ile çoktan bozuldu. Türkiye için en kötü senaryo, Suriye ve Irak’ta Kürt devleti kurulması idi ve ABD şimdilerde bunu kullanmaya çalışıyor. Suriye’deki rejimin yıkılması ile bölgede oluşacak yeni güç dengesinde İran ve Irak’ın karşısına Türkiye’yi dikerek, Amerika perde arkasına çekilecektir (47). ABD’nin büyük planına kayıtsız şartsız desteğin anlamı, sadece Ortadoğu’nun yeni haritasına razı olmak ile ilgili sınırlı değildir. ABD, Rusya’yı çevrelemek için Baltık ülkeleri, Polonya ve Romanya ile özel bir ittifak peşindedir ve eksik halka Türkiye’dir. Türkiye, 1990’lı yıllardan beri ABD’nin Montrö’yü delme ve Rusları başımıza bela etme niyetinin farkında oldu ve Karadeniz söz konusu olduğunda denklemin doğru yerinde durdu. Türkiye ve Rusya terör konusunda da işbirliği yaptılar. 1990’lı yıllarda Çeçenistan konusundaki bazı sert eleştiriler hariç, Türkiye Rusya’nın toprak bütünlüğünü destekledi. Rusya’da PKK’nın ülkesindeki faaliyetlerini azalttı ve Öcalan’ın siyasi sığınma isteğini reddetti. Türkiye ve Rusya, Karadeniz’de bölge dışı güçlere karşı ortak tavır aldı ve 1936 Montrö Sözleşmesi esaslarının korunmasına çalıştı. Türkiye, 2000’lerde Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üyeliği için lobicilik yapmadı. Karadeniz’deki varlığını artırmak ve Montrö’yü delmek isteyen ABD, Türkleri de Rusların karşısına çıkarmayı düşünüyor. ABD’nin hesabına göre NATO üyesi olarak Türkiye, Ruslar karşısında Montrö’yü değil ittifak çıkarlarını savunacaktır. ABD’nin istekleri üç boyutlu (48); öncelikle Karadeniz’e ve Türkiye’nin buradaki rolüne istekler söz konusu. Sonra Boğazlar ve nihayet Ukrayna’da kriz tırmanırsa İncirlik Üssü’nü Ruslara karşı da kullanma izni isteniyor. Türkiye’nin Karadeniz ve Boğazları Ruslara kapatmasının arkasındaki asıl ABD oyunu, Rusların buraları kat eden enerji hatlarını kilitlemek istemesi ve ekonomik olarak bu ülkeyi batırma niyetidir. Bize vaatleri ise Kürtleri frenlemek, AB üyeliğine destek, Boğazlarda Türk egemenliğini savunmak gibi pratikte işe yaramayan her zamanki ABD illüzyonlarıdır. AKP ile 2007’den beri yürüttüğü gizli pazarlıklar ve hükümetin tüm kirli çamaşırlarını iyi biliyor olması ABD’nin şantaj kabiliyetini artırmaktadır. Erdoğan’ın dediği gibi Türkiye’ye ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışılıyor.

Doç. Dr. Sait Yılmaz
@DocDrSaitYilmaz
ulusalkanal.com.tr



Kaynakça – Dip Not
(1) Stewart Patrick: Geopolitics Is Back—and Global Governance Is Out, CFR, (May 12, 2015).
(2) Samir Saran: From Cold War to Hot Peace: Why the Mighty BRICS Matter, Lowy Interpreter, (July 16, 2015).
(3) George Friedman: A Net Assessment of the World, Geopolitical Weekly, (May 19, 2015).
(4) Zachary Keck: Hot Mess: Why Obama's Foreign Policy Fails, (National Interest), (April 28, 2015).
(5) Daniel R. DePetris: 2016 National Defense Authorization Act: 4 Big Takeaways, Atlantic Council’s Rafik Hariri Center for the Middle East, (May 13, 2015).
(6) Bilal Y. Saab: The Missing Ingredient in America's Middle East Policy, Atlantic Council, (July 27, 2015).
(7) Paul R. Pillar: The Heavy Historical Baggage of U.S. Policy Toward the Middle East, National Interest, (July 8, 2015).
(8) Pillar: ibid, (July 8, 2015).
(9) George Friedman: Amerika’nın Gizli Savaşı, Pegasus Yayınevi, (İstanbul, 2014), s.69.
(10) David Kilcullen: Explained: Why America's Strategy Against ISIS Is Doomed to Fail, ASPI, (July 9, 2015).
(11) Lina Khatib: Syria's Last Best Hope: The Southern Front, Carnegie Middle East Center, (July 6, 2015).
(12) George Friedman: Financial Markets, Politics and the New Reality, Stratfor, (August 7, 2012).
(13) Rodger Baker: Accounting for Inertia in Geopolitical Forecasting, (Geopolitical Weekly), (June 2, 2015).
(14) George Soros Remarks, Festival of Economics, June 2, 2012, Trento, Italy.
(15) Matthew Dal Santo: Germany's Next Big Move: European Political and Fiscal Union? Saxo Institute, (July 17, 2015).
(16) Sean Kay: Time to Rethink Collective Defense within NATO? Mershon Center for International Security Studies, (May 1, 2015).
(17) Dmitri Trenin: What Russian Empire?, International Herald Tribune, August (23, 2011).
(18) Tedo Japaridze: Georgia's Aspiration: Living with, but Not in, Russia, Foreign Relations Committee of Georgia, (July 17, 2015).
(19) Matthew Dal Santo: Where America, the EU and Russia All Compete for Influence, Lowy Interpreter, (May 26, 2015).
(20) Bulgaristan-ABD Askeri İlişkileri, (01 Haziran 2015). http://www.haberler.com/bulgaristan-abd-askeri-iliskileri-7372481-haberi/
(21) 'Eastern Neighborhood Policy.
(22) Matthew Dal Santo: Where America, the EU and Russia All Compete for Influence, Lowy Interpreter, (May 26, 2015).
(23) Lilia Shevtsova: Change or Decay: Russia's Dilemma and the West's Response, Carnegie Endowment for International Peace, (Washington, DC., 2011).
(24) George Friedman: Putin's Evolving Strategy in Europe, STRATFOR, (May 8, 2012).
(25) Lauren Goodrich: Russia: Rebuilding an Empire While It Can, STRATFOR, (October 31, 2011).
(26) Carnegie Endowment: Executive Summary: Post-Imperium: A Eurasian Story, (July 6 2011).
27) Hillary Clinton: America's Pacific Century, Foreign Policy, (November 2011).
(28) Ian Bremmer: Will Iran Become America's New Saudi Arabia? TNI, ( July 27, 2015).
(29) Dmitri Trenin: Russia and the Winter of Revolutions in the Arab World, International Affairs at LSE / LSE IDEAS, (March 3, 2011).
(30) Olena Lennon: No Time to Wait: Why Reconciliation in Ukraine Must (And Can) Happen Now, Foreign Affairs, (July 27, 2015).
(31) Thomas de Waal: The New Siege of Crimea, Carnegie Endowment for International Peace, (July 9, 2015).
(32) Evan Gottesman: America Must Stop Ignoring the South Caucasus, National Interest, (June 11, 2015).
(33) Simon Saradzhyan: ISIS on the Move: Russia's Deadly Islamist Problem, U.S.-Russia Initiative to Prevent Nuclear Terrorism, (April 29, 2015).
(34) University of Maryland’s Global Terrorism Index-2014
(35) Stratfor: Why Russia Will Send More Troops to Central Asia, (April 11, 2015).
(36) Zeki Velidi Togan: Türk Türkistan, Toprak Yayınları, (İstanbul, 1960), s.7-8.
(37) Namık Kemal Zeybek: Önce Bilgi ve Bilinç, Yeni Türkiye Dergisi, Mayıs-Haziran 1997, Yıl:3, Sayı:15, s.38.
(38) Halime Büyükgüzel: Rusya’nın Türk Cumhuriyetleri Politikası, Kripto Yayınları, (Ankara, 2014), s.122.
(39) Kemal İnat, Burhanettin Duran, Muhittin Ataman: Dünya Çatışma Bölgeleri, Nobel Yayıncılık, (Ankara, 2004), s.311.
(40) Stratfor: Why Russia Will Send More Troops to Central Asia, (April 11, 2015).
(41) Hillary Clinton: America's Pacific Century, Foreign Policy, (November 2011).
(42) Seth Mandel & Christina Lin: NATO’s New Neighbors, China, Russia, and the return of spheres of influence, STRATFOR, (May 17, 2012).
(43) Ryskeldi Satke, Casey Michel and Sertaç Korkmaz, Turkey in Central Asia: Turkic Togetherness?, The Diplomat, (November 28, 2014).
(44) Samir Saran: From Cold War to Hot Peace: Why the Mighty BRICS Matter, Lowy Interpreter, (July 16, 2015).
(45) Richard Fontaine: Diplomacy by Force: China's Quest for Military Partners, Center for a New American Security, (June 11, 2015).
(46) Burak Bekdil: Turkey Finds China Too Big To Bite, (July 12, 2015). http://www.gatestoneinstitute.org/6121/turkey-china
(47) George Friedman: Consequences of the Fall of the Syrian Regime, Stratfor, (July 24, 2012).
(48) George Friedman: The Turkish Enigma, Geopolitical Weekly, Stratfor, (July 21, 2015).
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.