Türkiye’de İslamcılık..


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

14 Mayıs 2015, 13:08

 Gerçekçi olmayan fikirler yobazlığı,
yobazlık ise peşine taktığı cehalet ile isyanları doğurur.
Bunların arkasında inanç sömürüsü ile
güç peşinde olan kanun tanımaz insanlar vardır.
Bu kişiler gücü elde etmeyi bilirler ama kullanmayı bilmezler.


Giriş

Türk ulusal güvenlik kültüründe geleneksel olarak “irticai” faaliyetleri üçe ayrılır; Siyasal İslam, (onun halk tabanı olan) cemaat ve tarikatlar, (silahlı) radikal İslam (terör örgütleri). 2003 yılına kadar Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) en önemli gündem maddelerinden birisi “irtica ile mücadele” olageldi. AKP’nin iktidara gelmesi ile önce MİT ve EGM içinde irticai faaliyetleri takip eden tüm ajanların işine son verildi. 2003 yılındaki EMASYA Planı tartışmaları arkasında TSK.nın da bu tür faaliyetlerin takibine yasak getirildi. On yıllardır var olan EMASYA Planı’ndan haberi yokmuş gibi davranan dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök, irtica brifingleri almamaya ya da tepki göstermeye başladı. Ardından İlker Başbuğ’un eli ile MGK gündeminden irtica çıkarıldı ve ortada sadece İslamcı terör örgütleri yani radikal İslam kaldı. Böylece Türkiye’de Siyasal İslam, cemaat ve tarikatler meşru hale getirildi. TSK içinde bile irticai faaliyetler ile ilgili raporlar yok sayıldı, cevap olarak “her savaşı kazanmak zorunda değiliz” denildi. Kelime anlamı “geriye dönüş” olan irtica, siyasi anlamda, dinî değerlerin istismar edilerek siyasi emellere alet edilmesi, yanlış düşünce ve inanışların din adına halka benimsetilerek mevcut devlet ve toplum hayatını yıkıp onun yerine daha geri bir düzen kurma amacına yönelik faaliyetlere verilen ortak isimdir. Bu tanım kapsamına giren faaliyetleri gerçekleştiren oluşumlar ise “irticai unsurlar” olarak adlandırılmaktadır. İrtica; ‘İslamcı’ kavramı ile başlar, ‘İslamileşme’ ile devam eder ve ‘İslam Devleti’ ideali ile nihayete erer. Ülkemizde irtica’nın temeli İslamcılık’tır. Kökleri çok daha eskilere dayanmakla birlikte İslamcılığın son dönem uyanışı, önceki makalemizde uzun uzun anlattığımız gibi, özellikle Arapların 1967 İsrail yenilgisinin hemen sonrasında ortaya çıkan seküler-ulus devlet krizine tepki olarak başlamış, İran Devrimi ve Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ile ivme kazanmıştır. Arapların yenilgiye karşı gösterdikleri tepki, ülkemizde siyasal bir ideolojiye dönüşerek toplumsal, kültürel ve siyasal derinliklere kadar nüfuz etmiştir. İslamcılık, ulus-devlete tepki olarak doğduğu için, sosyal taban bulması, İslam ile Cumhuriyet’i rakip dinler gibi çatıştırmasından kaynaklanmakta; bu çatışmayı dinikutsallar ve değerler adına yaptığına kitleleri inandırmayı başararak, irticai faaliyetler ile mücadeleyi, İslam karşıtı eylemler gibi lanse etmeye çalışmaktadır (1). Bu makalede, Türkiye’de İslam ve İslamcılık konusunu ele alacağız. Son bölümde ise İslam dünyasının sorunlarını nasıl aşabileceğini tartışacağız.

Türkiye’de İslamcılığın Gelişimi..

20. yüzyılın başlarında Türkiye’de İslamcı düşüncenin gelişmesinde, Cemalettin Afgani’nin düşünce çizgisini sürdüren Muhammed Abduh’un etkisi önemli olmuştur. Türkiye İslamcılarının etkilendiği ve Mısır’daki Muhammed Abduh’un İslam’ı saf haline döndürme kaynaklı reform düşüncelerinin artçısı Reşit Rıza, Selefiyeci, Arap hilafetçisi ve İngilizci idi (2). Osmanlı’da ise İslamcılık akımını milli ve ümmetçi (gayr-i milli) olmak üzere iki ayrı kategoride ele almak gerekir. Bunlardan milli olanı Mehmet Akif’in (Ersoy) başını çektiği ve 1980’lerde Türk-İslam sentezi olarak ortaya çıkan akımın öncüleri olan gruptur. Ümmetçi kolda ise Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi, damadı İbrahim Bey gibi İstanbul’un işgali sırasında yabancılarla işbirliği yapan ve gerici ayaklanmalarına yol açan düşünce sahipleri bulunmaktadır (3). Bütün İslam ümmetini Osmanlı bayrağı altında toplama düşüncesi (Pan-İslamizm), Arnavutların bağımsız olmaları, Arapların Birinci Dünya Savaşı sırasındaki tutumları, özellikle Yemen vb. gibi cephelerde Müslümanların Osmanlılara karşı savaşmalarının etkisi ile geçerliliğini kaybetti. Mehmet Akif, ilk TBMM’ne Burdur Milletvekili olarak girmesine rağmen, 1925 yılında devletin insanımızı rasyonelleştirme-seküleştirme (dünyevileşme) gayretleri karşısında küserek Mısır’a gitti. Bu dönemde, Atatürk’ten kaçarak Mısır’a gelen Şeyhülislam Mustafa Sabri ve damadı İbrahim Bey’in, Atatürk’e karşı birlikte çalışma teklifini, Mehmet Akif, reddeder (4). Mehmet Akif, Mısır’da kaldığı sürece hiçbir siyasi faaliyette bulunmadı. Mehmet Akif, Osmanlı döneminde Teşkilat-ı Mahsusa için çalışan, dindar olduğu kadar milliyetçi de bir aydındı. Atatürk, 28 Nisan 1920’de ilk Meclis’in açılışında onu Meclis kapısında kucaklayarak karşılamıştı (5). Nitekim 1936 yılı Haziran ayında Mehmet Akif, Türkiye’ye geri döndüğünde, Atatürk, ona maaş bağlattı. Atatürk, her 15 günde bir gazeteci Hakkı Tarık Us vasıtası ile hasta yatağında onu ziyaret ettirerek, bir isteği olup-olmadığını sordurdu.

Tanzimat döneminde, Batılılaşma yanlıları ile çekişen İslamcılar, 1938 yılına kadar, işlerine geldiği gibi yabancılar ve Kürtçü-bölücülerle işbirliği yaptılar. Cumhuriyetin kurulduğu günlerden başlayarak, prestijlerini ve ekonomik güçlerini kaybetmelerinden dolayı, kendilerini mağdur hisseden tarikat şeyhleri ve profesyonel din adamları yeraltında örgütlenerek devlete karşı isyan ettiler. Şeyh Sait isyanının etnik tetiği, dinî unsurların dış güçlerle (özellikle İngilizlerin) ittifakıyla çekilmiştir. İrtica kaynaklı Menemen olayını, Nakşibendîlerin bir dizi isyanını, 1920'li yılların sonu ve 1930'lu yıllarda görmekteyiz. Türkiye’deki İslamcı akımlara yabancıların dâhil olmasında ilk tecrübe 1947 yılında Pakistan’daki İslamcı akımların temsilcilerinin Türkiye’deki kışkırtma girişimleri idi ve ancak şiddetli bir tepki gördü. Cumhuriyetin başlangıcından 1950’lere kadar olan dönemde, muhafazakâr kalıplar halk İslâmı içinde iki zümre tarafından aktarılmaya devam etti (6). Bunlar, son dönem Osmanlı medreselerinin bakiyesi taşra uleması ile yasaklara rağmen gizli gizli devam eden tarikat çevrelerine mensup taşra şeyhleri idi. 1946 - 1960 yılları arasında, dinci odaklar kırsal ve taşra bölgelerinden biraz daha kentlere kaydılar. Ancak, henüz kentlerde nitelikleri yoktu ve taktik olarak da sistemle çatışmayı göze alamadıklarından isyan etmekten vazgeçmişlerdi. Saidi Nursi'nin "ehveni şer" dediği, bir sağ partiyle açık ve kapalı ittifaklara girmenin daha iyi bir yöntem olacağını düşündüler. Partiyle ittifakları onlara birtakım kazanımlar da sağladı. Kültürel özgüvenini yitirmiş pek çok kişi, doğal bir savunma mekanizması olarak, dine sığındı. 1950’lerdeki iktidar değişikliği ile birlikte İslamcı kesimlerin istediği ortam doğmaya başladı. Dini içerikli matbuat ortaya çıktı ve İslamcı yayın seli yaşandı. Hükümetler tarafından dinsel eğitim sağlamlaştırıldı, yaygınlaşan imam hatip okulları ise imam ve hatip yetiştirmek amacı dışına taştı. DP’nin demokrasi düzeni başta Said-i Nursi ve Süleymancılar olmak üzere çeşitli cemaatlerin serbest dolaşımına imkân vermişti (7). DP, 29 Eylül 1960 tarihinde dini siyasete alet ettiği gerekçesi ile kapatıldı. 1960 yılında, DP’nin askeri darbe ile devrilmesi ile artık uyanmış olan İslamcıların ağır fakat kararlı bir şekilde ilerlemesini değiştirmedi. Resmi yasaklara rağmen, tarikatlara üye olanlar arttı, Kur’an kursları çoğaldı, dini yayın ve kaset satışı arttı. Daha da önemlisi, İslamcı partiler parlamentoya girerek iktidarların küçük ortağı olmaya başladılar. 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlükçü ortam içinde çok sayıda dernek kurdular. 1970'li yıllarda, Türkiye’deki derneklerin % 60'ı din referanslı derneklerdir. Bu bir modern örgütlenme biçimiydi. En büyük kazanımlarından biri 1973 yılında İmam Hatip okullarının liselere denklik alması ve üniversitelere gidebilmesiydi. Böylece, kırsal kesim ve taşradan kentlere doğru ilerlemeye başlayan İslamcı kesim, 1970'li yıllardan itibaren gençliğe büyük yatırım yaptı.

1970’li yılların başında kurulan Milli Nizam Partisi (MNP), İslamcılığın politik arayışlarının Demokrat Parti çizgisinden farklılaşmasını temsil etmekteydi. Artık İslamcılık, entelektüel ve cemaatçi arayışlarla birlikte siyasi bir yapı (parti) olmaya yönlenmektedir. Küresel olarak, 1970 ve 80’li yıllarda İslamcı hareketlerin daha da güçlenmesinin nedenlerinin başında, Batıdan ithal edilen ideolojilerin gözden düşmesi gelmekteydi. Milliyetçilik, Kapitalizm ya da Sosyalizmin, İslam dünyasının temel özelliklerine yanıt vermediği düşünülüyordu. Bunun yerine, ‘En iyi çözüm İslamdır (Al-İslam Howa Al Hal)’ parolası bütün Müslüman toplumlardaki yoksulluk, sosyal adaletsizlik, geleneksel değerlerin çözülmesi ve despotik rejim baskısı gibi sorunların çaresi olarak sunuldu (8). Türkiye’de bugünkü kapsamı ile İslamcı düşünce ve anlayışlar 1970’lerden itibaren Ortadoğu’daki İslamcı ve Arapçı milliyetçisi hareketlerin kitaplarının Arapçadan tercüme edilmesi ile başlamıştır. Bu dönemde Mısır, Pakistan ve İran gibi ülkelerdeki İslami cemaat ve ideolojilerin yansımaları Türkiye’de de görülmektedir. Seyyid Kutup, Ali Şeriati ve Mevdudi gibi isimlerin kitapları tercüme edilmekte ve yayılmaktadır (9). Türkiye’de dinsel düşünce ve anlayışlardaki değişim, 1970’lerden itibaren Ortadoğu’daki İslamcı ve Arapçı milliyetçi hareketlerin kitaplarının Arapçadan tercüme edilmesi ile başlamıştır. 1980-1983 yılları arasında sessiz kaldılar, yeraltına indiler ve siyasî arenadan da çekildiler. Bu dönemde resmî-dinî eğitim faaliyetlerine destek sağlayarak kendini var etmeye ve gençleri etkilemeye çalıştılar. Ancak, 1980 darbesinden sonra, bir türlü örgütsel yapıları tamamen ortadan kaldırılmadı, onlardan kimse hapse girmedi. Fakat onlar yine devlete sızarak, açılan Kur'an kursları yolu ile belirli bir kitleyi etkilemeye devam ettiler. 1970’lerin sonlarında terörle mücadelede yaşanan tecrübeler Türk yetkililer arasında önemli etkiler yapmıştı. Aşırı ideolojilere karşı İslam’ı milli birlik ve sosyal bağlılık için tek birleştirici olarak gören resmi anlayış ‘Türk-İslam Sentezi’ adı verilen bir kavram ortaya attı. Türk milliyetçiliğini İslam ile birleştiren bu anlayışı savunanlar, 1980 darbesi öncesi üniversitelerde ve Milli Eğitim Bakanlığı’nda önemli mevkilere getirildiler. Gençlere Türk ve İslam geçmişi öğretilecekti. 1980 darbesi sonrası askeri yetkililer İslam’ın resmi olarak öğretilmesinin aşırı ideolojilerle ve radikal İslam ile mücadele edilmesinde etkili bir yol olarak görmeye başlamışlardı. Aynı zamanda, Almanya'ya göç ile birlikte, çok daha rahat örgütlendiler ve finansman kaynaklarını artırdılar. 1983 - 1997 yılları arasında parti olarak siyasî arenaya geri döndüler, özellikle asker müdahalesi tehlikesinin azaldığını hissettikleri 1980'li yılların sonuna doğru ve 1990'lı yıllarda, çok daha aktif bir siyasî hareketliliğe girdiler.

1980’lerdeki gelişmelerde altı yıl kadar iktidarda kalan Anavatan Partisi içindeki güçlü İslamcı kesim önemli rol oynadı. Milli Eğitim Bakanlığı yapan İslamcı Vehbi Dinçerler, Korkut Özal gibi fikir babaları ilk akla gelen isimlerdir. 1982’de din bilgisi bütün ilk ve orta dereceli okullarda zorunlu ders haline getirildi. Hızla çoğalan İmam Hatip Okulları, kuran kursları, çeşitli tarikatlar ve onların yuvalandığı yurtlar, tekke ve benzeri örgütler İslamcıların kök saldığı odaklar olmuştur. 1980’lerden sonraki gelişmeler çok daha büyük bir İslamcı dalga ortaya çıkardı. İslam’ın Türkiye’deki siyasi ve ekonomik hayatı büyük ölçüde etkilemeye başladığı bu dönemde İslamcı kesimlerin en başta gelen hasım olarak gördükleri ordu içine sızma çalışmaları başladı. Askeri lise ve harp okullarına sızdırılan İslamcı öğrencilerin okullardan atılması ve Askeri şura kararları ile dinci faaliyetlerinden ötürü ilişiği kesilenler gündem de yer almaya başladı. O dönemde, 2000 yılına kadar kurmay subay olması beklenen 813 kişi orduya sızmıştı. 1987 yılında Nurcuların Astsubay okullarına da çengel attığı tespit edildi. İslamcıların bürokrasiyi, özellikle de polis teşkilatına sızma girişimleri ise bugüne kadar çok daha başarılı oldu. 1980’lerde ortaya çıkan dinci terör dalgası Turan Dursun, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Çetin Emeç, Uğur Mumcu gibi kurbanlardan sonra 21 Ekim 1999 tarihinde Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesi ile durdu (10). Hedef, laik ve demokratik rejimi savunanlara gözdağı vermekti. 1987 yılı bütçe görüşmelerinde Başbakan Turgut Özal “irtica’nın dine hürriyet verilmesinden değil, aksine hürriyet verilmemesinden kaynaklandığını” söylemekteydi (11). Artık yalnız siyasî parti değil; dernekler, vakıflar yoluyla çok daha rahat bir para akışına kavuştular, eğitim amaçlı çalışmalar yaptılar. Bu aşamanın baş aktörü "Refah Partisi" 28 Şubat süreci ile yerini "Fazilet Partisi"ne bıraktı. Köyden kente göç ile birlikte daha yüksek sayıda insanı etkileyebildiler. 28 Şubat 1997’de verilen muhtıra, bölücü terörün bitirilme noktasında geldiği ortamda, diğer yandan komünizmin çöktüğünün onaylanması ve irtica’nın bir numaralı düşman haline getirilmesi anlamına geliyordu. Bu dönem, aynı zamanda, 12 Eylül sonrası devlet içinde siyasal İslam’a müsamaha eden anlayışın da sona ermesi idi.

1980’lerde, İslamcı entelektüeller ile birlikte İslamcı dergi, gazete ve kitaplar da çoğaldılar. İslami kesimde dergiler dönemini başladı, neredeyse, her tarikatın, dergâhın, cemaatin dergisi vardı (12). Bu dönemde Anavatan Partisi ile yakın ilişkiler kuran İslamcı sermaye de gelişmeye başladı. Türkiye’nin yeni Müslüman müteşebbisleri özellikle Ortadoğu’ya, Suudi-Kuveyt müesseselerine yöneldiler. Ortak yatırımlar arasında Al Baraka Türk ve Faysal Finans öne çıkmakta idi. İran’daki devrimin uygulamaları ise İslamcı kesimler tarafından başlangıçta memnuniyetle karşılanıyordu. Ancak, İran’ın Şii ve aşırı politikaları Sünni Türk İslamcıların İran modeline soğuk bakmasına yol açtı. Bununla beraber, İran’ı örnek alan gruplar bugün de bulunmaktadır. 1980’lere kadar İslamcılar, Arapça konuşsa bile, Türkçe düşünürlerdi. Bu dönemden itibaren Türkçe konuşsa bile Arapça düşünmeye başladılar. 1990’lardan itibaren, Türkiye’de Alevilik diğer bir kutuba çekilirken, Sünnilik de siyasal İslam ile birlikte gittikçe Araplaşmaya başladı. İslamcı dergilerden biri olan “İslâm” dergisinin arkasında Nakşibendî Gümüşhanevi Dergâhı vardı. 1990’lı yıllarda, “İslam” dergisinden kopanlar (Zahid Akman, Fehmi Koru vd.) milletvekili oldular, şirket kurdular, zengin oldular, ünlendiler. 350 milyon dolarlık Armada iş merkezi, Deniz Feneri yolsuzluğu onların marifeti oldu. İslamcı gazete ve TV.lerin artması bir yana, TMSF’nin el koyması ile ATV, Sabah gazetesi gibi TV ve gazetelerin yanında, iktidara yakın olmanın nimeti TRT kanalları da onların kimsenin izlemediği ama fahiş ücretler aldıkları programlar ile birer çiftlik oldu. Kısaca, bugünkü İslamcı kesimlerle birlikte bin yıllık kültür birkaç yıl içinde varoş muhafazakârlığına, sonradan görme liberalliğe teslim ediliverdi (13). Bugün ise, köktenci İslam dergileri, gazeteleri, radyoları, televizyonları ve diğer iletişim araçları kestirilmesi güç bir boyuta ulaşmıştır.

Türkiye’de İslam ve İslamcıların hedefleri..

Türk tarihinde İslam dört biçimde ortaya çıkmaktadır (14); halk İslâmı (popüler İslâm), kitabi İslam (medrese İslâmı), tekke İslâmı (mistik İslam) ve devlet İslâmı (Siyasallaşmış İslâm). Emevi hükümdarlarından Abdülmelik zamanında Horasan’a vali tayin edilen Kuteybe bin Müslim’in Türklere yaptığı Talkan katliamı İslamiyet’e karşı soğuma getirmişti. Emevi Devleti yıkılması ve 751 yılında yapılan Talas Meydan Muharebesi ile Türklerde İslamiyet’e karşı bir yumuşama başladı. Ancak, İslam’ın Türkler arasında yayılışı, Araplar yanında İranlılar kanalıyla da ve mistik bir yorumla oluşmuştu. Özetle, İslam’ın Sünni ve Gayr-i Sünni yorumu iki ayrı süreç içinde kabul edilmiştir. M.S. 8. yüzyıldan beri Harezm, Maveraünnehir ve Fergana bölgesinde medeni hayat ile tanışmış Türkler, Sünni yorumu ile karşılaştılar. Buharai Semerkant, Merv, Belh gibi büyük şehirlerde yerleşik Türkler; Kitab ve Sünnet esasına dayalı, ‘aklı ve re’y’i temel alan Hanefilik ve Maturidilik mezheplerini kabul ettiler. Böylece Karahanlılar, Gazneliler ve Selçukluların mezhebi Sünnilik oldu. Şiiliğin henüz İran’da gelişmemiş olması, Sünniliğin daha erken kurumsallaşmış olması ve Abbasiler gözünde meşruiyet kazanma ihtiyacı nedeni ile Türk devletlerinin Sünniliği kabul ettikleri değerlendirilmektedir (15). Türkler arasında Sünniliğin Eşarilik, Malikilik, Şafiilik ve Hanbelilik gibi mezhepleri yerine nakil’e değil daha çok akıla dayanan Maturidilik kabul edilmişti, fıkıhta ise daha çok Hanefilik yaygınlaşmıştı. Öte yandan hayvan sürülerinin ardından sürekli yer değiştiren ve okuma-yazma bilmeyen Türkler arasında ise farklı bir İslam gelişti. Bu İslam’ı göçebe Türk toplulukları içinde Ahmed Yesevi’den önce ve onun zamanında yaşamış isimlerini bilemediğimiz sufiler yaymıştı. Ahmed Yesevi, İslam’ın bu türünü yaymakta en çok rol oynayan biridir. Müslümanlıkta 8. yüzyılın sonlarına kadar tarikat ve tasavvuf adlı herhangi bir kurum yoktu. 9. yüzyıldan itibaren Türkistan, İran ve Kuzey Afrika bölgesinde sûfî görüşler müsait ortam bularak yaygınlaşmıştır. Bunda Moğol İstilası sonrası ortaya çıkan çöküntü ve sosyoekonomik durumun toplumu ruhani bir arayışa sevketmiş olması büyük bir etkendir. Buhara, Semerkant ve Taşkent gibi şehirleri içeren Fergana Vadisi pek çok mutasavvuf yetiştirmiştir. Ahmed Yesevi, Abdulkadir Geylani gibi tasavvuf büyükleri bu bölgede tasavvuf ve tarikat yapısını olgunlaştırmışlardır. Tasavvufa göre, Şeriat ve Kur'an yargıları da dâhil olmak üzere, söze dayanan teorik bilgilerin tümü sözel bilgidir. Bu bilgiler dıştan okunarak elde edilebilir. Oysa iç bilgi, dıştan okunarak elde edilemez, bu bilgi insanın içinden doğarak gelir ve gerçek bilgi budur. Tasavvufta saf bilgiyle, uygulama (pratik) olmadan ilerleme sağlanamayacağına inanılır. Bu nedenle, tasavvufi gerçeğe kavuşmak için bu yola girmek ve nefsi arındırmak gerekir (16). Burada İbn Teymiyye’nin sözünü hatırlayalım; “Hakikat bilgililer içindir, çoğunluğa şeriat gerek.”

İslam, sufi propagandacılar vasıtası ile eski atalar kültü ve Budizm’den kalan aziz (şaman) kültü üstüne bina edilen güçlü bir evliya kültü etrafında kurumlaştı ve gelişti. Evliya kültü (şaman), yani tabiatüstü bir takım ilahi güç ve yetkilerle donanmış bulunduğuna inanılan kutsal bir şahsiyetin mistik karizması etrafında şekillenen, sarsılmaz inanç, bağlılık ve takdis duygusu; halk Müslümanlığında yüzyıllardır kitabi İslam’dan daha derinlere işlemiş olarak bugüne kadar gelmiştir. Gayri Sünni İslam, Orta Asya’da iken, 15. yüzyıldan itibaren Anadolu’da bir kısım konar-göçerleri etkileyen Şiilik ve Alevilik ile ilgisi yoktu. İslam’ın bu yorumu 11. yüzyılda Orta Asya’daki Türkler arasında daha çok tasavvufi tarikatlar içinde gelişirken, Türkmen göçleriyle Anadolu’ya geldi. 13. yüzyılın ilk çeyreğinde sufilik boyutunda Kalenderilik, Yesevilik gibi tarikatlar Anadolu’da belirginleşti. Sufi çevrelerin temsil ettiği bu İslam 14. yüzyılda başlayan Bektaşilik ile 16. yüzyıl başında son halini aldı. Bu tarikatın dışında kalan ve 12. yüzyıldan beri etkilenen konar-göçer Türkmen çevreleri ile 15. yüzyılın sonunda başlayan Safevi propagandası ile Şiilik ile temas ettiler ve gayri Sünni İslam yeni bir sentez olarak ortaya çıktı. Yani, kesinlikle Sünnilik olmadığı gibi tam bir Şiilik de değildi. Böylece Alevilik, Şah İsmail tarafından ayrı bir sentez olarak cemaat yapısına kavuşturuldu (17). Gayri Sünni İslam içinde yaşanan bu dönüşüm sonucu o dönemdeki adı ile Kızılbaşlık, resmi adı ile Rafızilik (Ali’ye peygamberlik atfedilir) ya da bugün tercih edilen adı ile Alevilik oluştu. Yeni yapılanmada şer’i ibadetlerin yerini cem ayinleri aldı. Tarikatlar ve tekkeler, yozlaşana kadar, birer avunma-dayanışma, acılara ve güçlüklere bir arada göğüs germe yuvalarıydı. Gelişen düşünce yaşamında ve uygulamada tarikatlar, büyük ölçüde, yer ve etkinliklerini kaybettiler. Bununla beraber, bugünün çağdaş okullarının, kütüphanelerinin, eğitim merkezleri ve internetin olduğu bir ortamda ne medrese, tekke ve zaviyelere, ne de tarikatlara ihtiyaç kalmıştır. Ancak, musikimiz, folklorumuz, dansımız, edebiyatımız, şiirimiz, düşünce hayatımız kısaca Türk kültürü İslam tasavvufundan çok şeyler almıştır.

İslam tasavvufu Kur’an ayetlerinin birbirinin içine geçmiş muhkem (manası açık) ve müteşabih (manası tefsire, izaha dayalı) ayetlerinden kaynaklandı. Muhkem ayetlere bakarak mezhepler, müteşabih ayetlere bakarak da tarikatlar ortaya çıktı (18). Bugün, Türk ulusunun yüzde 99’unun sık sık Müslüman olduğu söylenmekle birlikte, gerçekte bu homojen bir Müslümanlık olmayıp, birçok parçalara bölünmüştür. Toplum, İslam ile ilgisi bulunmayan çok ciddi bir cehalet ortamındadır ve İslâm hakkındaki yorumlar bazen birbirine tamamen zıt cemaatlere ayrılmıştır. Ancak, halkın büyük bir çoğunluğu ile aydın kesiminin önemli bir kısmı cemaatlerin dışındadır. Cemaatler, referanslarını eski toplumların ihtiyaçlarına cevap veren, pek çok konuda artık yetersiz kalmış fıkıh ve tasavvuf kaynaklarıdır. Sünni’siyle Alevi’siyle Türkiye’deki Müslüman toplum irrasyoneldir ve birçok yönüyle hala orta çağların geleneksel Müslüman toplumudur ve asıl mesele de budur (19). Sadece Türkiye’de değil tüm dünyada da Müslüman orta çağda kalmıştır. Türkiye’de de Siyasal İslâmcıların yitirilmiş cenneti Asr-ı Saadet’tir (Mutluluk dönemi). Asr-ı Saadet, Hz. Muhammed’in Allah’ın elçisi görevine başladığı (610) ile onun ölümünü (632) kapsayan dönemdir. Ancak, Hz. Muhammed’in kurduğu Asr-ı Saadet yönetimi de yalnızca birkaç yıl sürebilmiş ve kabilelerin ihanetleriyle bu dönem Hz. Muhammed’in 632’de ölümü ile kapanmıştır. İşte bu Medine düzeni, yeniden kurulması gereken bir yitik cennet olarak sunulmaktadır. İslamcıların Asr-ı Saadet düzeninin anayasası dedikleri Medine Vesikası ise, kabileler ve dini topluluklar arasında çatışmaya son vermek için hazırlanmış bir kabile konfederasyonu belgesi olup, işe yaramamıştır (20). Bu belgede Kur’an’dan önce var olan kabile yasalarının aynen korunacağı onaylanmakta; bu kabilelere Kur’an’dan önce sürdüregeldikleri düzenden başka yeni bir düzen önerilmemektedir (21).

Siyasal İslam’ın taşıyıcıları cemaatler ve tarikatlardır. Tarihi gelişimi Osmanlı İmparatorluğu dönemine dayanan tarikatlar diğer irticai unsurlar gibi, Müslüman Türk halkının samimi dini duygularını istismar etmekte, kendilerine bir takım menfaatler sağlama cihetine gitmektedirler. Ülkemizde faaliyet gösteren tarikatlardan önemli olanlar aşağıda sıralanmıştır (22).

(1) Nakşibendî Tarikatı: Türkiye’nin en büyük tarikatı olan ve sayıları oldukça çoğalan, arkasındaki iktidar desteği ile başta sermaye ve medya olmak üzere her alana el atan Nakşibendîlerin Sünni Kürtler ile arasında güçlü bir bağ vardır (23). Nakşibendi tarikatı ülkemizdeki en etkili irticai gruptur. Güçlü bir tabana sahip olup tarikata bağlı milletvekili, öğretim üyesi gibi her meslekte yer alan kimselerle siyaset üzerinde de oldukça etkilidir. Nakşibendliğe, günümüzde dört cemaat bağlıdır; İskenderpaşa Cemaati, Erenköy Cemaati, İsmail Ağa Cemaati ve Adıyaman Menzil Dergâhı. Siyasetin birçok önemli ismi bu cemaat içindedir; Eski Cumhurbaşkanı Turgut Özal, Korkut Özal, maliye bakanı Kemal Unakıtan, bir dönem için dahi olsa Necmettin Erbakan ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan.

(2) Kadiri Tarikatı: Kadiri tarikatı’nın ülkemizdeki en belirgin ismi Hacı Muharrem Hilmi Efendi’dir. Bu şahsın 1964 yılında ölmesi üzerine tarikat mensupları dağılmışlardır. Kadiri Tarikatı gruplarından faaliyetleri itibariyle dikkat çekenler şunlardır; Haydar Baş (İcmalciler) Grubu, Galibiler, Kadiri Muhammediye, Tillocular.

(3) Halveti tarikatı: Muhyiddini Arabi'nin vahdet-i vücud öğretisinden etkilenmişlerdir. Halvetiyye denmesinin nedeni de kişinin yalnızlığa çekilip zikre yönelmesindendir. Kolları; Şabaniye, Cerrahiler, Uşşakiler.

Türkiye’de dini hayat, ağrılıklı olarak, cemaatler üzerinden yürütülmektedir. Tasavvuf devre dışı bırakılarak, gelenekten sadece meşruiyet sağlamak için yararlanılmış, gözden uzak denetimsiz alanlarda tarikat cemaatleri oluşmuştur (24). Bugün Türkiye’de adı ne olursa olsun yüzlerce tarikat cemaati vardır. Taraftarları bir hayli kalabalık olan tarikat yapılanmalarında bile, alt kümeler cemaat şeklinde varlıklarını sürdürmektedir. 1952’den sonra gelişen Nurculuk akımının kurucusu Bitlis’in Nurs köyünde doğan ve biraz mahalle mektebinde okuyan önceki adı ile Bediuzzaman Said-i Kürdi (1876 -1960), sonraki adıyla Said Nursi’dir. Said-i Kürdi, kendisini İslam’ın müceddidi (reformcusu, yenileyicisi) olduğunu söylemekte, bununla beraber yazdığı Risale-i Nur’u, Kur’an’la bir tutmaktaydı. Merkezi Mekke’de olan bir İslam devleti kuracak ve bu devletin başında bir halife bulunacaktır. Said’in sabit fikri, Mısır’ın El-Ezher’ine karşı doğuda bir Medreset-üz Zehra kurmaktı (25). Said-i Nursi, Atatürk’e İslam’ın Deccali demekte, Cumhuriyet devrini dinsizlik olarak tanıtmakta idi (26). Kur’an’ın 24. Suresi 35. Ayetinde; “Allah’ın göklerin ve yeryüzünün nuru olduğu bildirilmekte, …, Allah’ın nuruyla dilediğine doğru yolu gösterdiği, inananlara da örnekler getirdiği ve Allah’ın her şeyi bildiği” beyan edilmektedir. Said-i Kürdi, Nurs denen yerde doğduğu ve bu yüzden Nursi soyadı takındığı, ‘nur’ sözünden kuvvet alarak bu ayetle kendisinin müjdelendiğini, Allah’ın nuru olduğunu iddia etmiştir (27). Türkiye’de cemaatlerin bazılarının siyasetle çok yakın bağları varken, bazıları politikayla ilgilenmemektedir. Ancak tüm Türkiye’nin her bölgesinde günlük hayatı ve insan ilişkilerini etkilemektedirler. Said-i Nursi’nin (1873-1960) kuruculuğunu yaptığı Nurculuğun Türkiye’deki kolları şu şekilde sıralanabilir; Fethullah Gülen Grubu, Meşveret Grubu (Mustafa Sungur grubu, Mehmet Kırkıncı Grubu, Mehmet Kurdoğlu Grubu), Yeni Asya Grubu, Med-Zehra Grubu, Acz-i Mendi Grubu. Bu gruplar arasında özellikle Fethullah Gülen grubu faaliyetleri ile ön plana çıkmıştır.

AKP ve Gülen hareketi..

Türkiye’de İslamcılığın yayılması ve ılımlı İslam modelinin Gülen hareketi ve AKP vasıtası ile Türkiye’de denenmesinin kökleri İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar geri giden ABD’nin Türkiye ile ilgili dönüşüm projesinin sonucudur. Soğuk Savaş döneminde dincilerin hedefinde Cumhuriyet değil solcular vardı. İlim Yayma Cemiyeti, Fethullah Gülen’in ilk durağı olan CIA uzantısı Komünizmle Mücadele Derneği gibi örgütler Soğuk Savaş’ın Türkiye’deki en önemli sivil örgütleriydi (28). 1980’ler, İslamcılara göre İslami uyanışın başladığı yıllardı. Aralarındaki farklara rağmen, hepsinin ortak amacı, İslami bir toplum yaratmaktı. Türkiye’de İslamcı akım 1990’lı yıllara kadar devletin de şeriatlaşması gerektiğini öngörürken, cemaatleşme yoluyla toplumu İslami(leştirme) eğilimine girdi. Bu yöntem bugün Türkiye’yi yönetenlerin kol kola olduğu Mısır’daki Müslüman Kardeşler tarafından geliştirildi ve onlardan çok daha başarılı bir şekilde uygulanmaya devam ediyor. 20 yıl CIA’nın Ortadoğu sorumluluğunu üstlenen, Türkiye uzmanı Graham Fuller, Türkiye’ye ılımlı İslam modelinin dayatılması ve Bağımsız Kürdistan projesinin mimarıdır. Fuller, Türkiye’nin dönüştürülmesinde emrine verilen yan unsurları iyi kullandı ve Fethullah Gülen’i payanda yaptı, onu Amerika’ya tanıttı ve Amerikan çıkarları için işbirliği yaptı. CIA, 1989’dan itibaren Gülen ile Türkiye’deki laik yönetimi ılımlı İslam’a dönüştürme çabalarını desteklemeye başladı. 1990’larda Türk yetkililer Gülen’in niyetini anlayınca Gülen ülkeden kaçtı ve ‘din görevlisi’ olarak özel bir göçmenlik statüsü edindiği ABD’ye taşındı. 1993 yılında Irak’ın kuzeyinde Amerikalı askerlerin PKK’ya helikopterlerle destek sağladığının Genelkurmay Başkanlığı’nca tespit edilmesi üzerine, Türk güvenlik kurumları ile ABD arasında soğuma başlamıştı. Dönemin Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis’in öldürülmesinden sonra tepki olarak MİT içinde Amerikalılara yönelik temizlik başlamıştı. Amerikalıların hedefinde askerler vardı ve MİT olmadığına göre onun karşısına ılımlı İslam ve Türk polisi ile dikilmeye karar verildi.

Böylece 1980’lerde başlayan Gülen hareketi ile polise sızma projesine hız verildi, ABD’de altyapısı ve kadrosu hazırlandı. 12 Eylül darbesi ile İçişleri Bakanlığı’ndaki İslamcı kadrolaşmaya göz yumulmuştu. ANAP döneminde İçişleri Bakanlığı yavaş yavaş Nakşibendî ve Nurcu cemaatlerin kontrolüne geçti. 1986 yılında Turgut Özal’ın lise ve üniversite mezunlarına doğrudan polis kolejine girme imkânı tanıması arka planda Gülen’in projesi idi. 1991 yıllarında polis akademisi, polis koleji, polis okulları ve bazı daire başkanlıklarında etkili olmaya başladı. 1999-2003 yılları arasında Emniyet Teşkilatı yönetmeliklerinde yapılan bir değişiklikle yabancı dili olan Polis Akademisi mezunu polislere eğitim amacı ile yurt dışına çıkış hakkı tanınmıştı. Emniyet Genel Müdürlüğü Dış İlişkiler Daire Başkanı olan Recep Gültekin Utah, New York, Washington ve Texas’a master-doktora için öğrenci göndermeye başladı. O dönemde Polis Akademisi’nde öğretim üyesi olan şimdiki YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan aracılığı ile Kuzey Texas Üniversitesi’nde Polis Eğitimi İçin Türk Enstitüsü’nün (TIPS) kuruldu. TIPS, 2003 yılında Washington’da Güvenlik ve Demokrasi İçin Türk Enstitüsü’ne (TISD) dönüştürüldü. TSID ile CIA ve FBI kontrolünde –kendi deyimleri ile, yeni bir Türk polisi kuşağı yetiştirildi. Deşifre olunca Washington’daki Polis Enstitüsü TISD kapatıldı. 2000’li yıllarla birlikte ABD menşeli ılımlı İslam projesinin Gülen hareketi ve AKP hükümeti ile Türkiye’de hayata geçirilmesi süreci başladı. 1995 yılında başlayan Fethullahçı kesimin iktidarı ele geçirme mücadelesi, 2002 yılında AKP’nin iktidara gelmesi ile yeni bir safhaya girdi. Türkiye’de iki kutuplu (laik-dinci) iç çekişmesinden ayrı olarak Nakşilerin içinde Başbakan’ın ve bugünkü iktidara yakın olan kişilerin dâhil olduğu İskender Paşa Cemaati ile Gülen’in Nur Cemaati arasında ideolojik çekişme bulunmaktadır. Başbakan’ın dâhil olduğu İskender Paşa Cemaati de Gülen grubu da Nakşi olmakla birlikte, Kadiriliği ret bakımından ayrı düşmekte, birbirleri ile çekişmektedirler.

ABD’nin 1950’lerden beri ülkemizde yaptığı tüm düzenlemeler ve aldığı gizli ve açık tüm önlemler iç siyasal gelişmeler üzerinde “sosyal kontrol”ün sağlanmasına yöneliktir. 1950’lerden itibaren Komünizmle mücadele için ülkemizde eğitimden liberal ideolojiye, silahlanmadan milliyetçilik anlayışına, modernleşmeden bilimsel çalışmalarına kadar her düzenleme için Türk yöneticiler ikna edilirken, 1990’lar sonra toplumun Türk kesimlerini etkileyen derinden bir dönüşüm başlatıldı. Bu dönüşümde, ABD ve Avrupa Birliği işbirliği yapmaktadır. Soğuk Savaş sonrası önce Türkiye’nin AB üyelik sürecinde yaptığı reformlar ile ulus-devlet dokusu ve güvenlik kurgusunun bozulması hedeflendi. 1990’lara kadar Türkiye’yi kontrolünde tutabilmek için “şeriat” ve “Kürtçülüğü” kullanan ABD, kendi beslediği bu tehditleri artık Türkiye’de iktidara getirmenin ve kendi projelerinin bir parçası yapmanın son aşamasına gelmişti. Diğer partiler ya da gruplar dini siyasete alet ederken AKP doğrudan İslamcı bir kökene ve dokuya sahipti. CFR’ın kurduğu AKP ve CIA uzantısı Gülen cemaati aynı zamanda ABD politikalarını ülkeye ve yakın coğrafyalara taşıyan iki ayrı kaynaktır. Daha 1990’larda Tayyip Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde kurulan ilişkiler, sonraki dönemde Cüneyd Zapsu vasıtası ile Amerika’da Paul Wolfowitz ve Richard Perle’nin villalarında yapılan gizli görüşmeler sürecinde AKP kuruldu (29). Diğer partiler ya da gruplar dini siyasete alet ederken AKP doğrudan İslamcı bir kökene ve dokuya sahipti. Abdullah Gül Refah-Yol koalisyon hükümetinde Devlet Bakanı iken 26 Şubat 1997 tarihinde New York’ta CFR toplantısına gitmiş, burada siyasal ve bilimsel toplantılardan farklı olarak tüm CFR üyelerine açık olmayan yuvarlak masa toplantısına katılmıştı (30). ABD ve AB’nin AKP iktidarına olan desteğinin arkasında; ılımlı İslam projesi, Kürt ve Kıbrıs politikalarında Batı çıkarları doğrultusunda açılımlar yanında küresel sermayenin beklentilerine uygun şekilde ekonomide istikrar, özelleştirmelerin devam etmesi, sıcak para politikasında süreklilik beklentisi vardı.

2003 yılında sadece Türkiye’de değil Fas ve Cezayir’de de AKP’ler seçimleri kazandı. Türkiye’de 3 Kasım 2002 seçimlerinin tarihi bile belli değilken, Ocak 2002’de Recep Tayyip Erdoğan hiçbir resmi sıfatı olmadığı halde Washington’a gitti. AKP’nin iktidara getirilmesi, hem ulusal pazarın nihai paylaşımının tamamlanması, hem de ABD’nin Ortadoğu‘da girişeceği yeni maceralara ses çıkarmayacak bir "client state"in oluşturulması yönünde atılmış bir adım oldu. ABD, Büyük Ortadoğu olarak tanımladığı coğrafyada Ilımlı İslam’ı güçlendirerek, Radikal İslam’a karşı bir cephe oluşturmak istemiş ve bu bağlamda, bu coğrafyada kilit ülke pozisyonunda bulunan Türkiye’nin Batı’nın hazmedebileceği türde bir İslam anlayışının geliştirilmesi yönünde ABD tarafından destekleneceği basın açıklamalarına da yansımıştır (31). Ilımlı İslam projesinde ABD için sadece AKP, İslamcı siyasi bir parti olarak yeterli değildi. İslami bir kanaat önderi ya da etkili bir tarikat liderinin de katkısı ve desteği ile teolojik bir gerekçe zorunlu idi. Bu isim, geniş bir örgütsel ağa, mali ve yaygın bir erişim alanına sahip olan Fethullah Gülen idi. Kısaca, Gülen, ABD’nin “ılımlı İslam” projesinin teolojik ve felsefi arka planını oluşturmaya soyunmuş gönüllü bir tarikat lideri idi. AKP’nin hedefi ümmet (milli olmayan) esasına dayalı yeni Osmanlı tipi İslami bir devlet kurmaktır (32). Dış politikada ise Ortadoğu’da Müslüman Kardeşler tabanlı ve Sünni mezhep esasına dayalı bir bölgesel hâkimiyet kurarak, liderlik etmek istemektedirler. Cemaatin hedefi ise Gülen’in rehberlik ettiği kendi kadroları (altın nesil) tarafından yönetilen muhafazakâr-milliyetçi bir İslami devlet kurmaktır. AKP ile temel farkları mezhepçi olmamaları, Batı sentezinden geçmiş bir Küresel İslam’ı savunmaları ve Kürt sorununda PKK’sız bir çözümü istemeleridir. Türkiye, 1995 yılından beri devam eden ve sonu nereye varacağı belli olmayan bir fetret döneminden geçmektedir. Toplum kültürel yozlaşmaya tabi kılınırken, ülkenin tarihinden rejimin tüm ilkelerine kadar her değeri sorgulanarak, yargılanmaya başlandı. Arkasında bütün bir tarikat ve cemaat dünyası olan AKP önce ‘kadrolaşma’ ile işe başlamış, bir yandan ‘bağımlı bir sermaye’ yaratma peşine düşmüş, bu kapsamda yeşil sermaye ile Anadolu sermayesinin bazı gruplarına destek vererek güçlenmelerini sağlamıştır. Bu süreçte Türkiye’nin gündemi kısırlaştırıldı, AB reformları ülkenin güvenlik parametrelerinin aşındırılmasında hızlandırıcı bir kurgu sağladı.

Siyasal İslam, bir yandan ülkede yozlaşmaya yol açan sürece liderlik ederken, önce, 2002-2007 arasında, laik güçlerin iktisadi temelleri darmadağın edildi. Bürokrasiden sonra sermaye ve medya, tamamen İslamcı güçlerin emrine girdi. ABD, İslamcı iktidarı Irak’taki Kürtler ile ittifaka ikna ederken, askerlere karşı Ergenekon kurgusunda işbirliği yapıldı. AKP, Ergenekon senaryosu altında hazırlanan darbe iddiaları ile tarihsel olarak düşmanı gördüğü Cumhuriyet’in kurucu ideolojisine ve onun destekçilerine, özellikle de Türk Silahlı Kuvvetlerine örtülü bir savaş açtı. Ergenekon soruşturması yolu ile AKP-Cemaat koalisyonu, rakiplerini ya tasfiye ederek ya da sindirerek bütün iktidara el koydu. Bunun için dışarıdan yönlendirilen kanallar ile polis, yargı, üniversiteler ve TSK’ya örtülü operasyonlar yaptı (33). ABD, AKP’yi büyük pazarlıkla Irak’taki Kürtler ile ittifaka ikna ve Kürt sorununda demokratik açılıma ikna ederken, bunlara muhalefet edecek askerlere karşı Ergenekon projesinde işbirliği yaptı. Böylece, hem ABD’nin hem AKP’nin önündeki en büyük engel bastırılmış oldu. Ergenekon operasyonları için servis edilen belgelerin kaynağı olarak Gülen cemaatini göstermek gereğinden fazla değer vermek olur. Bu belgelerin hazırlanması, dinlemelerin yapılmasının arasında ABD ve özelde CIA bulunmakta idi. Emniyetteki Fethullahçı oluşum 2006 yılına gelindiğinde “Emniyette F Tipi yapılanma” şeklini aldı. Ergenekon ile Türk Polisi, Türk Silahlı Kuvvetleri ve ulusalcı diye adlandırdıkları aydınların karşısına dikilmiştir. Bugün bu yapılanmanın kendisini de tehdit ettiği gören AKP, başta EGM istihbaratı olmak üzere, F tipi yapılanmayı tasfiye etmeye çalışmaktadır. 2008 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından ‘AKP’nin irticai faaliyetlerin odağı haline geldiği’ tespit edilmiştir. AKP kapatma davası, AKP’nin tek başına iktidarda olduğu bir dönemde açılmış ve yüksek mahkemenin oy çokluğuyla aldığı karar gereği, İrticai eylemlerin odağı olmaktan hüküm giymiş ve hazine yardımında kesinti cezası verilmiştir.

2002 yılından bu yana Türkiye’de iktidarda bulunan AKP, Batı ile işbirliği içerisinde Türkiye’de hedeflediği dönüşümü henüz gerçekleştirememiş olsa da, toplumun ve devlet kurumlarının önemli bir kesimini İslamlaştırma, ulus-devlet yanlısı kesimleri pasifize etme ve bir kısım laik uygulamaları İslami esaslara göre düzenleme konularında önemli mesafeler kaydetmiştir. Türkiye’de siyasal İslam, Atatürk’ün kurduğu demokratik, laik ve sosyal hukuk düzenine dayalı Cumhuriyet rejimini yıkmak istemektedir (34). Bu amaçla; Türk halkını birbirine kenetleyen ortak hasletlerden dil birliği, yurt birliği ve ülkü birliği gibi temel değerleri “din birliği” esasında ele alıp işleyerek, ulus bilincinde yaşayan halkı bu hasletlerden kopartıp, ümmetçilik temelinde yapılandırmayı ve dini esaslara dayalı teokratik bir idare sistemini kurmayı hedeflemektedir. AKP’nin kurulması ile birlikte siyasal İslam çizgisini örtmek için kendine ‘demokratik muhafazakârlık’ kılıfı bulmuş, Türk ulusal kimliğine karşı çıkarak bir çeşit Amerikalılık gibi ‘Türkiyelilik’ kavramını kullanmaya başlamıştır. Bu anlayışa göre; Türkiyelilik, aynı coğrafyayı paylaşmak ve sürekli değişen bir anayasaya bağlı olmak dışında ortak bir paydası olmayan insanlar topluluğudur. Türkiye, yeni bir Anayasa ile birlikte, başkanlık sistemi altında bir İslam devletine dönüştürülmektedir. Asıl ve son hamle yeni Anayasa’nın hazırlanıp hayata geçirilmesi ile yapılacaktır (35). Bugünkü AKP, nasıl bir İslam modeli getireceği konusunda arayış içindedir. İran ve Arap modelini benimsemeyen AKP, Batılıların da etkisi ile ılımlı İslam modeli içinde Osmanlı dönemine en yakın olan modern ve İslami yönetim arasında ikircikli bir yönetim biçimini öncelikle oturtmayı hedeflemektedir. Bu yönetim biçimi önce hukuki alanda laik ve İslam hukuku olarak dual bir yapı içerecektir. Yani bazı hukuk alanları İslami esaslara göre düzenlenecektir. Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni bekleyen en büyük tehlike henüz siyasal İslam’ın Türk toplumunun büyük çoğunluğu tarafından tehlike olarak görülmemesi, Türkiye’nin bir İslam devletine doğru gittiğinin toplumun geneli tarafından öngörülememesidir. AKP’nin İslamcılık anlayışı tıpkı Müslüman Kardeşler gibi, devlet aygıtını bir daha elinden bırakmamak üzere ülkenin İslami yöndeki dönüşümünün ve nihai hedef olan İslam devleti kurulmasının kararlılıkla ve her yol mubah görülerek uygulanması anlamındadır.

AKP’nin dış politikasının temelinde Ortadoğu’da kurulacak bir Sünni konfederasyona liderlik etme hayali vardır. Türkiye kökenli sermayenin dışa açılması ve Türkiye'nin bir 'bölge gücü' olması gibi gelişmeler, Türk halkına söylenen “büyüyen Türkiye” yalanı Yeni Osmanlıcılık” politikası ile Türkiye’nin şahlanması anlamına gelmektedir. Osmanlıcı yaklaşım, günümüzde İslamcı hedeflerle iç içe geçmiştir. İslamcılara önerilen Ortadoğu konfederasyonu içindeki Ilımlı İslam devleti federasyonu, sözde eski Osmanlıyı canlandıracak ve liderlik edecektir. Böylece, ılımlı İslam devleti yanında; Türkiye’nin İslam dünyasına liderlik etme hayali yani padişahlık rüyası da gerçekleşecektir. Milli olmayan bu ümmet odaklı politikada dost olanlar sadece Sünniler ve özelde Müslüman Kardeşler ile yakın bağlantılı gruplardır. Bu yüzden Irak ve Suriye’de Sünni olmadıkları için Türkmenler yok sayılırken, sırf Sünni olduğu için Barzani ve Irak’ın kuzeyindeki Kürtler stratejik müttefik olarak görülmektedir. ABD, Soğuk Savaş döneminde Aramco şirketi vasıtasıyla Müslüman Kardeşler  Örgütü’nü destekledi.  Bu örgütün Arap ülkelerinde dal budak salıp, iktidarları sallayacak hale gelmesi, Beyaz Saray'ın "Yeşil Kuşak" projesinin ürünüdür. AKP’nin Müslüman Kardeşler bağlarını özetleyelim;

- Mısır’daki Müslüman Kardeşler örgütü ülkeyi içten içe ele geçirmek için zaman bulamadan alaşağı edildi. AKP’nin veyansın etmesinin nedeni ise bizzat onlardan öğrendikleri strateji ile Türkiye’de sivil darbe yapmaları ve onlarla birlikte Ortadoğu Konfederasyonu kurma planları idi. Mısır’da terör örgütü olarak ilan edilen İhvan liderleri Katar’dan da sınırdışı edilince İstanbul’da AKP koruması altına alındı.

- AKP’nin Suriye’de iktidara getirmek için iç savaş tezgâhladığı Suriye İhvanı’nın liderleri Riyad Şıfkı ve Faruk Tayfur, 1979’daki kanlı Hama ayaklanmasını yönetmişlerdi. Şimdi AKP koruması altında İstanbul’da yaşıyorlar. AKP, Müslüman Kardeşler ile Suudi Arabistan’ı barıştırıp, Suriye planına devam etmek için yakın zamanda bol ziyarette bulundu.

- Irak’ta IŞİD İhvan’ın liderliğinde boy verdi. IŞİD, “Irak El Kaidesi” olduğu dönemde, ABD ve AKP’nin desteğinde Irak’ta Sünni bir federe devleti kurmak isteyen Usame Nuceyfi ve Tarık Haşimi gibilerin Irak’ın birliğini korumak isteyen Nuri Maliki’ye karşı kullandıkları terör örgütüdür. Irak Yüksek Mahkemesi’nin terör örgütlerini yönetmek ve siyasi liderleri öldürerek tasfiye etmekten suçlu bulduğu Tarık Haşimi, Irak İslam Partisi liderlerinden ve o da İstanbul da AKP koruması altında yaşıyor.

- Muammer Kaddafi’nin vahşice öldürülerek Libya devletinin ortadan kaldırılmasında ana rolü gene Müslüman Kardeşler (İhvan) oynadı. İhvan, Abdülhakim Belhac gibi CIA devşirmesi teröristlerin yıkıcı eylemlerine ortam hazırladı. Bugün Libya ile aramızın bu kadar bozulmasının nedeni AKP’inin İhvan üzerinden ülkeyi karıştırmaya devam etmesidir.

- AKP’nin diğer dostu ve Tunus’un İhvan’ı olan Nahda, iktidarı ele geçirdikten sonra yurtsever ve solcu siyasileri öldürterek tasfiye yolunu izledi. 2013 Şubat’ında Demokratik Yurtsever Partisi liderlerinden Şükrü Belayid, Temmuz’da da Halk Hareketi Başkanı Muhammed Brahimi, Nahda’nın sokak gücü Selefiler tarafından öldürüldü. Nahda’nın el altından desteklediği Selefi teröristlere “devrimi koruma gücü” deniyor.

- AKP’nin diğer Sünni aşk grubu terör örgütleri ile gelişti. IŞİD ve kardeşi El Nusra Cephesi’nin ilk nüveleri, MK üzerinden, İstanbul’da kurulan Suriye Ulusal Konseyi’nin (SUK) içinde yer aldı. Bu nüveler, dönemin ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton SUK’un varlığına son verip Doha’da Suriye Ulusal Koalisyonu’nu (SUKO) kurunca, Katar’ın gayretleriyle daha da güçlendi. Özgür Suriye Ordusu’nun çekirdek komutan ve askerleri Türkiye’deki Apaydın Kampı’nda eğitildi. İHH Reyhanlı Şubesinin Nusra Cephesi’nin lojistik istasyonu olduğu ortaya çıkmıştı. IŞİD, Türkiye içinde Reyhanlı’dan başlayarak dal budak sarmış; militan, para ve lojistik destek bulmaktadır. IŞİD, Konya’dan İstanbul’a Türkiye’nin pek çok yerinden eleman devşirmekte, lojistik destek sağlamakta, uyuyan hücreler kurmaktadır. Diğer bir terör aşkı olan Hamas ise kendine İstanbul’da ev ve üs bulan diğer bir örgüt oldu.

Kasım 2002’de Türkiye’deki iktidara gelen AKP, o dönemden beri bir yandan Cumhuriyet rejimini tasfiye, diğer yandan İslami esaslar ile yönetilen bir ülkeye dönüştürme hedefinde, yeni eğitim düzenlemeleri ile birlikte ileri bir aşamaya geçti. 2007’den beri ülkenin tüm iç dinamiklerini ele geçirmek amacı ile cemaati kullanarak başlatılan sivil darbe, yargı sistemindeki düzenlemelerle yeni bir safhaya girdi; iktidar her türlü hırsızlığın ve hukuksuzluğun üstünü örtebileceği bir manevra ortamı edindi. Bu dönemde ulusal hukuk sistemi siyasallaştırılarak, yasama-yürütme-yargı dengesi tamamen yürütme lehine değiştirilmiş, Cumhuriyetin temel ilkelerine aykırı oluşumların önü açılmış, ülke kutuplaştırılarak iç çatışmalara zemin hazırlanmıştır. Bu kapsamda kolluk kuvvetleri de kendi yetkilerini pek çok kez aşarak siyasi iktidarın her türlü muhalefeti susturma aracı haline gelmiştir. Çıkarılan istihbarat kanununun, güvenlik paketlerinin, yargı düzenlemelerinin her alanda kaos ve keyfi uygulama ortamını genişletmekten başka bir amacı yoktu. AKP önce ‘kadrolaşma’ ile işe başlamış, bir yandan ‘bağımlı bir sermaye’ yaratma peşine düşmüş, bu kapsamda yeşil sermaye ile Anadolu sermayesinin bazı gruplarına destek vererek güçlenmelerini sağlamıştır. Milli Eğitim’de ve medyada dinci çizgiyi egemen kılarak Türkiye’nin geleceğini ipotek altına almaya çalışmaktadır. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile rejimin koruyucusu ve denge unsuru olması gereken bu makam da filli diktatörlük statüsüne dönüştü. Türkiye’de başbakanlık, Cumhurbaşkanlığı ile statü değiştirerek, de facto şekilde sembolik bir makam haline geldi. Erdoğan’ın niyeti Anayasa’yı değiştirerek, 2023’e kadar kuracağı Putin tarzı bir yönetimi daha sonra Sünni, ümmetçi padişahlık rejimine dönüştürmektir. Özetle, İslamcı ideolojiye sahip tek parti rejimi ve yetersiz devlet adamları ile yönetilen, kuvvetler dengesinin ve basın özgürlüğünün kalmadığı, hukukun yok edildiği Türkiye’de ciddi bir rejim sorunu bulunmaktadır. Bu kaos ortamını Çankaya’dan tüm devlet içi uzantıları ile birlikte mevcut protokol dahilinde yönetemeyeceği için, Cumhurbaşkanı, kendine Saddam gibi bir saray yaptırmakta ve özel bütçe oluşturmaktadır. Türkiye’nin yaşadığı travmalardan en önemlisi iktidarın ideolojik yönü nedeni ile toplumumuzun gittikçe birbirine yabancılaşması, mili değerlerimiz ile birlikte Türk kimliğinin ve ulus-devlet yapımızın homojenliğinin erimeye başlamasıdır. Eğitim sistemine getirilen son düzenlemeler ve yeni Anayasa çalışmalarının hedefi İslamcı-Kürt federasyonunun temellerini oluşturmaktadır. Stratejik olarak İslamcı hayalleri için Kürtçüler ile kendilerine ittifak kuran iktidar, sadece Cumhuriyetin İslami bir rejime doğru hızla dönüşümünü sağlamamış, aynı zamanda toplumu kutuplaştırmış ve kendi içinde düşman kesimler haline getirmiştir. İslamcı-Kürt ittifakı, Gezi Parkı olayları ile karşısında ulusalcı kesimleri karşısında bulurken, onu doğrudan tehdit kabul ederek, olayların içine PKK ve HDP’yi de sokarak onu marjinalize ve yok etme yolunu seçmiştir.

İslam dünyası için çözüm önerileri..

Öncelikle İslam dünyasının içinde bulunduğu sorunların kökleri ile işe başlayalım;

- Dinin politize olması; din ve siyasetin iç içe geçmesi bir yandan Siyasal İslamcıların iktidarı ele geçirme ve otoriterleşme, öte yandan devlet sınırlarını aşan büyük ihtiraslar kurmasının yolunu açmıştır. Radikal İslamcılar ise savaş yolu ile İslami devletler kurarak, İslam dünyasından Batıyı kovmak gibi bir ütopya peşinde koşmaktadır. Öte yandan Arap dünyasının monarşileri ise kendini hanedanlarının devamlılığını sağlamak için İslamcı örgütlerle konjonktürel ittifaklar yapmaktadırlar. Bunların hepsinin ortak özelliği, Batının piyonu olmaları ve dini kendi siyasi gelecekleri için kullanırken gittikçe otoriter ve İslam dışı bir yönetim biçimi hedeflemeleridir.

İslamcı uyanışın tetikleyicileri, 1979’daki İran’daki devrimi ve akabinde Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgali olmuştu. Humeyni’nin “Siyaset İslam’dır, İslam siyasettir” anlayışı bu tarihten sonra İran’ın gerek Batı gerekse Ortadoğu ülkeleri ile ilişkilerinde din faktörünü ön plana çıkardı. Batı ise sorunu Arap rejimlerinin ılımlı İslam ve liberaller ile birlikte radikalleri yani cihat yanlılarını nasıl yok edeceği şeklinde algıladı. Ilımlı İslam ve liberallerin ittifakı ve uzlaşması çare olarak görüldü. Bu amaçla seçtiği ve ılımlı diye nitelediği Türkiye gibi ülkeler yanılgı oldu. Siyasal İslamcılar sözde çağa uyma görüntüsü altında laik rejimleri dönüştürerek, şeriat kalıpları üzerinden sahte ve sözde bir dini hayatı idame ettirmeyi hedeflemektedir. Bunu yaparken de, kendi öğretilerini mutlaklaştıran bir dinî algıyla herhangi bir muhalefete tahammül edemeyen rejimler kurmaya çalışmaktadırlar. Suudi Arabistan’da son 30 yıldır dolaylı şekilde İslami liberaller yolu ile El Kaide ideolojisini besleyen Vahabi kesim gözden düşürülmeye çalışıldı. Arap rejimleri halen iktidarda kalabilmeleri için ABD’nin şantajı altında olmaya devam ederken, kendi içindeki büyüyen kaosa karşı bir program geliştirmeye cesaret edemiyorlar. Suudi Arabistan ve Körfez’deki pek çok müttefiki için Müslüman Kardeşler, El Kaide ve IŞİD gibi cihatçılardan daha tehlikelidir. Radikal Selefiler, terörizmle suçlanmak bir yana destekleniyor ya da sessiz kalınıyordu çünkü asıl tehdidin Batıdan geldiğine inanılıyordu. Çünkü onlar silaha başvurduklarından mücadele edilmesi kolaydır. Ama Müslüman Kardeşler sinsice muhalif grupları örgütler ve iktidarı ele geçirmek için demokrasiyi kullanır. Bu hali ile Batı tarafından hoşgörü ile bakılması, monarşik yönetimleri daha da endişelendirmektedir. İslam dünyası öylesine karışık bir teolojik kaosa girdi ki; IŞİD, El Kaide ve Siyasal İslamcıların gerçek İslam’dan bu kadar habersiz olmaları Batıyı bile şaşırttı. ABD Savunma Bakanlığı tarafından yakın zamanda yapılan bir çalışma ile 12 yıl önce ılımlı İslam projesi ile şiddet yanlıları ve reform karşıtları ile başlatılan mücadelenin başarısız olduğu kabul edildi (36). Varılan sonuç şu; çoğu Müslüman terörist değil ama çoğu terörist Müslüman. Bugüne kadar ABD’nin terörle mücadelesi İslam adına Batı ile savaşmayı görev edinmiş ama gerçek birer Müslüman olmayan bir kitle doğurdu.

Bugün yoksulluk içindeki pek çok ülkede din günlük yaşamın en önemli olgusu olmaya devam ediyor. Gallup’un 2010’da yaptığı bir araştırmaya göre dünyanın en fakir %20’si içinde yer alan Bangaladeş, Nijer, Yemen, Malavi ve Nijer %98-99 oranda bu tür ülkeler. Ortadoğu’nun Körfez ülkelerinde bu oran genellikle %90’ın üzerindedir. En az dini ülkeler arasında ise %34-16 arasında olan Rusya, Estonya, Danimarka, İsveç, Fransa, İngiltere, Vietnam gibi ülkeler geliyor (37). Bu rakamlar uzun bir süre daha din’in toplum hayatında önemli bir yer kaplayacağını ve yön vereceğini gösteriyor. Eğer İslam dünyasının barış ve huzur içinde, küresel topluma entegre bir şekilde yaşamasını istiyorsak akılcı ve bilimsel çözümler üretmeliyiz. Acaba, “Tüm İslam dünyası için bir çare mi üretmeli, ya da Avrupalılar gibi kendimizi dışarıda tutup durumun bize sıçrama ihtimali olan tehlikelerini önleyecek tedbirler mi almalıyız?” Türkiye için uygun seçenek olan laiklik Araplar için bugün hala yeterli alt-yapıya sahip olmayabilir. Her ülkeye uygun tek bir İslam olgusu ile yaklaşmak da doğru değildir. Bazı ülkelerde İslamcıların parlamentoya girmeleri daha aşırı gruplara karşı doğru çözüm olabilir. Ancak Mısır ve Libya’da güçlü İslamcıların siyasete girmeleri bir işe yaramaz. Bazen Cezayir gibi kesin kılıcı kullanmak gereklidir. Ancak, -Banane, deme lüksümüz yok, çünkü Siyasal İslam ülkemizi de bir kanser gibi kapladı. Radikal İslam’dan daha tehlikeli olan Batının ılımlı İslam diye bunların karşısına diktiğini sandığı devletleri ele geçirmeye başlayan İslamcı siyasi partiler ve hareketlerdir. Bunlar bugüne kadar sağlanabilmiş laik gelişmeleri tersine çevirdiler, modern olan her şey kıyafetlerimiz, yaşam tarzımız, kültürümüz geriye gidiyor, düşünce ve davranış biçimlerimiz değişmeye zorlanıyor. Üstelik İslamcı partiler ipotek altına aldıkları seçim sistemi ile bir daha gitmemek üzere ve rejimi toptan değiştirerek, uzun vadeli ihtirasları için iktidarlarını gittikçe otoriter hale getiriyorlar.

- Dinde reform ihtiyacı; Bugün İslam dünyasının çoğunluğu barış ve hoşgörü içinde yaşarken, çok küçük bir azınlık olan radikal eğilimliler, İslamın 7. yüzyıldaki köklerine dönerek, diğer ülkeleri kendi anladıkları bir dünyaya doğru dönüştürmek istiyorlar. Öte yandan İslam dünyası bir türlü modern çağ ile uyum sağlayacak reformasyonu sağlıklı bir şekilde yapabileceği kurum ve süreçleri oluşturamıyor. İslamcı akımların değişen dünyevi şartları algılayamaması ve yeni siyasa üretememesinin temel nedeni Şeriat düzeni hedefine takılıp kalması; dinileştirilmiş bir Ortaçağ ideolojisini (kendi ifadeleri ile) “ilahi hikmetin özü ve hakikat pınarının çeşmesi” olarak görmesidir.

İslamcı siyasal akımların hedefi “dinin ilahi ve kutsallığını kaybetmediği” peygamber ve dört halife döneminde oluşan yapıyı mutlak hakikat ve ilahi öğretinin özü olarak kabullenişi, bir ideoloji olarak dinileştirme çabasıdır. Bu ideoloji anlayışı, İslamcı akımların günümüz şartlarında mevcut siyasal, toplumsal ve ekonomik sistemlere yönelik yeni ve yaratıcı bir düşünce oluşturulması önündeki en büyük engeldir. Siyasal İslâm akımlarının hemen hepsi özelde birbirinden değişik modeller olmakla birlikte, esas itibarı ile; gerçek esprisini ve tarihsel şartlarını doğru ve iyi anlamadıkları ‘Asr-ı Saadet’ devrindeki ‘İslam devleti’ni ihya etmeyi hedeflemektedirler. Tarihte kurulmuş ve bugün de mevcut İslam devletleri arasında örnek alınabilecek bir devlet bulamamanın sıkıntısı ile ancak Asr-ı Saadet referans alınabilmektedir. İlahiyatçı, İslam entelektüeli İhsan Eliaçık’a göre; “Müslümanım demelerine rağmen birincisi, Allah’a saygıları yok, ikincisi, Kuran’ı ciddiye almıyorlar. Peygamberin vefatından sonra Arap, İran kabileleri kendi feodal, kan döken, şiddetçi, fesatçı kültürleriyle beraber İslamiyete girdiler. İslamı da bu şekilde yorumlamaya başladılar. Kuran yazılıp bittiği için ayet uyduramadıklarından bir milyona yakın hadis uydurdular. İslam adına yaptıklarının meşru olduğunu kabul ettirebilmek için bunu yaptılar. Bu şekilde de sorgulanmamış eski İslam kültürü dediğimiz bir kültür oluştu. Siyasi olarak da zamanın sultanlarına, padişahlarına kitaplar yazdılar. Bunlara İslam tarihinde “nasihatül müluk” yani yönetenlere nasihat kitapları dendi. Şu an İslamın siyaset felsefesini bu kitaplardan alıyorlar. IŞİD’çiler, El Kaideciler bir yöreyi ele geçirdiklerinde bu yazılmış eski kitaplara bakıyorlar. Bu eski kitaplarla yüzleşmek gerekiyor (38).” Çözüm, İslam’ı Orta Çağ’dan bugüne taşıyacak tarihsel perspektifi yaratmak; Kuran ve sünnet’i yüzyıllardır konulduğu fanustan çıkarıp günümüz şartlarına göre yorumlamaktır. Ancak, böylece bugünün ve geleceğin dünyasında yer edinebilir ve İslam’ın evrensel mesajını yayabilir.

İslamcılık, İslam’ın politize olmuş versiyonu olarak cihata yani imansızlara karşı kutsal savaş ve dünyanın İslami olmayan parçalarının işgalini öngören görev tanımını sağlar (39). Radikal İslamcılar genç ve cahil Müslümanları peşine takan İslam’ın küçük ve zehirli bir parçası ve kendileri için bırakılan ve yaratılan boşluklarda gittikçe genişleyen bir tehlikedir. Radikallerin çoğu muhafazakâr toplumların içinde önyargılı, içe dönük ve dinin rolünün abartıldığı kesimlerden geliyor. Onlara öğretilen İslam’ın söyledikleri tamamen gerçek ve nihai olup, yabancılar bu düzenin parçası değildir. Aldıkları eğitim ile Allah’a yaklaştıklarını inanmakta ama toplumdan kopmaktadırlar. Avrupa’da görülen örneklerinde ise yobazlık, ayrımcılık ve yabancılaşma sonucu marjinalleşme görülmektedir. Böylece din kimliği belirleyen en önemli unsur haline gelmekte ve radikal gruplara katılmak için gerekli vasat oluşmaktadır. Radikalleşme ile şiddet uygulamak için dini gerekçe bulunmaktadır. Bununla beraber radikallerin teolojik bilgisi çok az ve oldukça yüzeyseldir. Çoğu Kur’anı tam olarak bilmez, onun hoşgörü dini olduğundan haberi yoktur. Kur’an hakkındaki bilgileri seçilmiş ve şiddet amaçlarına hizmet eden bazı alıntılardan ibarettir (40). Cahil insanlar hurafelerle yönetilmeye ve yönlendirilmeye başlanıyor (41). Ülke içinde insanları radikalleşme götüren diğer nedenler kişisel mutsuzluk, şikâyetler, kızgınlık ve macera hevesidir. Başka bir neden toplumdaki sosyal ve siyasi değişimi şiddet dışına herhangi bir yolla sağlayamayacağı düşüncesidir. Bu değişimler için ölmeye razı gelecek kadar doktrine edilmiş kişiler, yerel aktörlerin arkasından sistemi değiştirmek için şiddete başvurmayı göze almaktadır. Öte yandan yoksulluk ve işsizlik gençleri, radikal gruplar için kolay bir av haline getirmektedir. Radikal grupların içinde genellikle 17-25 yaş arası eğitimsiz ve işsiz gençler bulunmaktadır. Bu gençler sosyal hizmetler, fırsatlar ve modern fikilerden uzak bir yaşam içinde topluma yabancılaşmakta ve zehirli fikirlere açık hale gelmektedirler.

- Müslüman ülkelerinin gelişmesi; Gelişmeden kasıt sadece ekonomik gelişme değil siyasi, sosyal ve kültürel yönleri de Müslüman ülkelerinin çağın gelişmelerini kökten yakalayacak dönüşümleri yakalaması, bunun için de dini dogmaların değil; demokrasi, hukukun üstünlüğü, şeffaflık, aklın, bilim ve teknolojinin öne çıktığı çağdaş rekabet ortamına bir an önce düşünsel ve kurumsal olarak adapte olmasıdır. Böylece sağlıklı bir gelişme ile hem Batı ile rekabet edebilecek hem de radikalizmi besleyen kaynakları kurutabileceğiz. Başlangıcımız İslam’da bol bol olan hoşgörü ve ifade özgürlüğünün geliştirilmesi olmalıdır. Bir ülkede dini alan eleştirilirse geri kalan alanlar rahatlayacaktır. Dini alan tartışmaya kapanınca o zaman hurafeler de başını alıp gitmektedir.

Bugün İslamcılığın ideolojik kavgası liberalizmin temsil ettiği özgürlükler ile hem de ölümünedir. İslam dünyasında özgürlükler savaşı kaybetme riski içindedir çünkü ahlak ve entelektüel değerler çamura batmış durumdadır. İslamcı cihat ise liberalizme ve moderniteye savaş açmıştır. Irak, Keşmir, Çeçenya, Sudan’da cihatın ikinci temel amacı İslam’ı imha ettiği düşünülen liberalizm ve moderniteyi önlemektir. Tabii ki modernite’nin laiklik, demokrasi, insan hakları, cinsiyet eşitliği, ırkçılığa karşı olmak gibi parlak yanlarında tüketicilik, emperyalizm, soykırım, sosyal kurumların çürümesi gibi karanlık yanları da var. Kimsenin dinini örnek alacak, öğrenecek ya da onların empoze ettiklerini kabul edecek de değiliz. Sorun bu dünyada barış ve huzur içinde yaşamak için ortak kullanabileceğimiz evrensel değerler üzerinden din olgusunu çatışma unsuru, siyaset ve baskı aracı olmaktan çıkarmak, insanların kişisel dünyası içinde kabul etmektir. Liberalizm, özgür toplum anlayışına dayalı olarak dini ibadetin seküler devlet yapısından ayrı tutulmasını, herkesin eşit haklara sahip olmasını, vicdan özgürlüğünü, hoşgörüyü ve hukukun üstünlüğünü öngörür. İrrasyonelliğin, muğlaklığın, yobazlığın ve dini dayalı totaliterciliğin yerine aklı ve özgürlükleri koymalıyız. Batı medeniyeti değerleri bize akılcı, insani, özgürlük ve haklara dayanan bir değerler sistemi sunuyor. Bu değerler Plato ve Aristo’dan Hıristiyan azizler Paul ve Augustine’e, Luther ve Calvin gibi reformasyonculardan Kant, Marx gibi daha yakın zamandaki düşünürlere kadar pek çok tarihsel kişiliğin dini dogmalarla mücadelesi sonucunda ortaya çıktı ve evrensel oldu. Bu evrensel değerlerin tüm dünyaya hâkim olması oldukça yakın ve laik hümanizm insanları katı dine göre daha çok cezbediyor.

Reform sorunun temelinde Hıristiyanlıkta olduğu gibi devlet ile Kilise alanı ayrımı konusunda bir uzlaşı sağlamanın zor olduğu tartışmaları bulunmaktadır. Hıristiyanlıkta neyin ruhani yetke ile, neyin dünyasal yetke ile ilişkili olduğu bellidir. İslamlık’ta ise dünyanın düzenin siyasa, hukuk, eğitim, halk gelenekleri içine karışmış pek çok kural bulunmaktadır. Bu da geleneksel olan her şeye kutsallık ya da din niteliği verme eğilimi doğurmuştur. Daha da ileri gidilerek laiklik, İslam’ı yıkma tutumu olarak görülmüştür. Din ve devlet işlerini ayırmak için ortaya çıkan Çağdaşlaşma’nın karşısına teokratik devlet ideolojisi ile çıkılmıştır. Teokratik devlet; iki hukuklu, iki eğitimli, iki aileli, iki ekonomili, iki bankalı, iki takvimli, iki saatli kısacası iki düşünlü bir toplum demektir. Bugün AKP’nin yapmaya çalıştığı da budur ama bu ideal hiçbir toplumda başarılı olamamıştır. Atatürk çareyi demokratik ulus-devlet içinde inanç ve vicdan özgürlüğünde bulmuş ve 1937 yılına kadar hazırlanan düşünsel altyapı Anayasa’ya laiklik ilkesinin konması ile hayata geçmiştir (42). Çağdaş dünyaya karşı Cemalettin Afgani’nin din birliğini amaçlayan siyasal birlik görüşü benimsenmiştir. Hâlbuki gerçek manada bir ulus-devlet kurulmadan laik bir devlet kurulmayacağı gibi İslam devleti de kurulamayacağı Pakistan ve Ortadoğu’da görülmüştür. Bugün de İslam ülkeleri içinde reform yolunda bazı yeni ancak İslamcı rotadan şaşmayan çalışmalar bulunmaktadır. İfade özgürlüğü en önde gelen liberal değerdir. Hâlbuki Nisan 2009’da İslam Konferansı Örgütü’nün kurduğu Uluslararası İslam Fıkıh Akademisi Konseyi şeriatın ifade özgürlüğü konusunda getirdiği sınırlamayı şu şekilde belirledi (43); “İfade özgürlüğü Allah’ın istekleri ile uyumlu olmalı, Müslümanların kamu ve özel çıkarlarına hizmet etmelidir.” Fıkıh Akademisi ise “Şeriat ile öngörülen ifade özgürlüğünü garanti altına alacak, adil yargılamayı sağlayacak yasalar çıkarılmasını” tavsiye etti. Arapça yayınlanan Şeriat ve İslami Çalışmaları Dergisi ise İslam ve liberal ülkelerde ifade özgürlüğü farkları ile ilgili şu tespitlerde bulunuyor (44);

- İslam’da özgürlük Kuran ve Sünnet’ten kaynaklanır, liberal toplumlarda insanın doğal hakkı olmaktan.

- İslam’da özgürlükler görecelidir, ifade özgürlüğü bazen görevdir, bazen tercih edilir, bazen yasaktır. Liberal toplumlarda ise bir haktır; değiştirilebilir, üzerinde görüşmeler yapılabilir veya yasaklanabilir.

- Fark içeriğindedir; neyin ifade edileceği ve kutsal olan şeyler İslam’da belirleyicidir.

İslam dini; diğer semavi dinler gibi evrensellik özelliği gösterse de, günümüzün çağdaş değerleri ile bütünleşmesi gerekmektedir. Müslüman ülkelerde bunun farkında olan sağduyulu kesimler de vardır. Ocak 2003’de 104 Suudi İslami-liberal, kraliyete “Bugün ve Gelecek İçin Stratejik Vizyon” adlı bir belge vererek diyalog ve reform yolunu açmak istediler. Kasım 2004’de 3000 kadar Arap entelektüeli imzaladıkları bir dilekçe ile terörizme cesaret veren açıklamalarından dolayı bazı din adamlarının yargılanmasını istediler. Eylül 2004’de Beyrut’ta toplanan 40 kadar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan sivil toplum örgütü Ortadoğu için üç zorunluluk olarak özgürlük, demokrasi ve adalet belirlemesi yaptıktan sonra yedi program önerdiler; eşitlik, hukukun üstünlüğü, ifade ve örgütlenme özgürlüğü, soru soran eğitim, ekonomik katılımcılık, şeffaflık, yaratıcı sanat ve edebiyat söylemi. Ancak bu dönem Irak’ta ABD kuvvetlerine karşı bir savaş verildiği dönemdi ve direniş yani Amerikan güçlerine karşı savaş haklı görülüyor, destekleniyordu.

Buraya kadar anlattıklarımızı özetleyecek olursak şu temel prensipleri ortaya koyabiliriz;
- Din ve politika birbirinden ayrılmalı, din üzerinden siyaset yapılmamalı, din ve devlet işleri birbirinden ayrı tutulmalıdır. Dini politik bir ideoloji haline getirenlerle, ibadet eden dindar vatandaşlarımızı bir tutmamalı, Siyasal İslamcılar ile radikal İslam ya da El Kaide ile olduğu gibi mücadele etmeliyiz. Din, kişi ve Allah arasında bir yükümlülük olarak görülmeli, kamu hayatının bir parçası haline getirilmemelidir.

- İslam dininin çağdaş değerlerle bütünleşmesi, hurafelerden arındırılması yine İslam içinden çıkacak din adamları tarafından yapılacak çalışmalar ile olacaktır. Sürekli devrimsel gelişmelerle dünya süratle yeni sistemlere geçerken, dinamikleri değişen İslam dünyası, bir an önce insanlığın gerçekleri ile kutsal metinler arasında daha iyi bir denge yaratmak zorundadır.

- İslam dünyasının, Batı hegemonyasından ve sömürüsünden kurtulması kadar, onu yakalaması ve geçmesi ancak akılcı ve objektif bilim ışığında sağlanacak ekonomik, sosyolojik, bilimsel ve teknolojik gelişmelerle mümkündür. Bu maksatla, Batı ile radikal İslam yolu ile çatışma yerine, her alanda boy ölçüşecek atılımların bilimsel alt yapısı için çalışılmalı, mücadele değil rekabet stratejisi kullanılmalıdır.

- İslam dünyası ve tüm Müslümanların çağdaş düzeyde hak ettiği yere ulaşabilmesi için laik-demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü, hoşgörü, özel hayata saygı, kişisel özgürlükler gibi evrensel liberal değerlerin en az Batı seviyesine yükseltilmesi zorunludur. Bunun için bir an önce monarşik devlet yapılarına son verilmesi, otoriter ve baskıcı rejimlerin yerini güçlü ancak tam demokratik devlet yapılarının alması gereklidir.

- İslam dini, din adamlığı ve eğitimi cahil ve kişisel hırs peşinde kişi ve yapılanmalardan (tekke, cemaat vb.) kurtarılmalıdır. Dini konularda toplumu yönlendirecek öne çıkan kişi ve kurumlar öncelikle bilim adamı hüviyetinde kişilerden teşkil edilmelidir. Kimse dini inançlarından ötürü başkalarına baskı yapmamalı, dini tercihler ve toplumsal özgürlükler arasındaki denge akılcı bir şekilde belirlenmelidir.

Sonuç

Bugün İslam, Irak ve Suriye’de kafa keserek, Ankara’da da saraylar yaptırılarak katlediliyor. Demokrasinin içine sinsice şeriat uygulamalarını, şiddet kullanmayı, devletin tüm organlarını ele geçirmeyi, sadaka ekonomisini, cihatçı bir nesil hedefleyen eğitim sistemini, kara para işlerini yerleştiriyorlar. Türkiye, yeni Anayasa ile birlikte başkanlık sistemi altında bir İslam devletine dönüştürülmektedir. Türkiye demokratik çözüm denilen bir bölünme sürecine, AKP ve Cemaat arasında devleti ideolojik olarak ele geçirme mücadelesine, hırsızlık, yolsuzluk ve hukuksuzlukların üstünün örtüldüğü daha otoriter bir rejim olma yolunda ilerlemeye devam etmektedir. İslamcı söylemlerle öne çıkan AKP, zamanla çıkar bağı ile birbirine bağlı tam donanımlı bir suç örgütü haline gelmiştir. Türkiye’nin en önemli sorunu rejim sorunudur ve en öncelikli gündemi de Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet rejiminin ve ulus-devletin zayıflayan dokularının güçlendirilmesi için iktidardaki suç örgütünden kurtulmaktır. Elimizdeki tek geçerli ve aklıcı model Atatürk’ün çizdiği yoldur. Cumhuriyeti kuran kadro, devleti olduğu kadar toplumu da yeniden yapılandırmak istiyordu. Kurulan Cumhuriyetin hedefi; ulusal kimliği olan çağdaş bir toplum yaratmak, çağdaş uygarlığa ulaşmaktı. Bunun için de bireyin özgür olması ve kendi geleceğini belirleme hakkı ile birlikte dinsel baskılardan kurtarılması gerekiyordu. Dünya yaşamı din kurallarının etkisinden kurtarılıp aklın egemenliğine bırakılmalı idi. Dünya sorunlarına akılcı ve bilimsel bir bakış açısı getirebilen bir yaşam biçimi için laiklik Türk Aydınlanmasının temeli idi ve bütün bir sistemin varlığı ona bağlı idi (45). İslamcıların sürekli topluma askeri darbe tehlikesinden bahsetmelerinin arkasında rejimi toptan değiştirme ve devleti ele geçirme sürecinde uyguladıkları sinsi taktiklerle, seçimleri ve halk iradesini ipotek altına aldıklarından kendilerinden demokratik yollardan kurtulmanın zor olmasındandır. Demokrasi içinde çare üretebilmek için yeni ve kararlı liderler ile Atatürk’ün çizdiği yolda yürüme bilincimizin mümkün olduğu kadar toplumun daha geniş bir kesimine yayılma ihtiyacı vardır. Toplumsal barışı sağlamanın olmazsa olmaz koşulu ancak hoşgörülü bir demokrasi anlayışı, bağımsız medya ve adil bir yargıdır. Bunu Türkiye’nin sosyolojik dinamiklerini göz önüne alan, akılcı, laik ve bilimsel eğitime önem veren diğer çalışmalar izlemelidir.


Doç. Dr. Sait Yılmaz
Twitter: @DocDrSaitYilmaz


Kaynakça ve Dipnotlar

(1) Şahin Filiz: Siyaset-Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın, Ayyıldız Yayınları Aydınlık Toplum Kitapları, (İstanbul, 2008), s.134-135.
(2) Niyasi Berkes: Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY Yayınları, (İstanbul, 1996), s.440.
(3) 12 Eylül 1980 öncesinde MSP Konya Mitingi’nde, İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkmayanlar bu gruptandı.
(4) Hasan Basri Çantay: Akifname-Mehmed Akif, Erguvan Yayınevi, (İstanbul, 1966), s.28-29.
(5) Fahrettin Gün, M. Hayrettin Karan: Eşref Edip/Milli Mücadele Yılları, Beyan Yayıncılık, (2011), s.43.
(6) Ahmet Yaşar Ocak: Türkler, Türkiye ve İslam, İletişim Yayınları, 10. Baskı, (İstanbul, 2009), s.99.
(7) Ergün Yıldırım: Yeni Türkiye’nin Yeni Aktörleri AK Parti ve Cemaat, Hayat Yayınları, (İstanbul, 2011), s.22-23.
(8) Ingmar Karlsson: Din, Terör ve Hoşgörü, Homer Kitabevi, Çev. T.Kayaoğlu, (İstanbul, 2005), s.93.
(9) Yıldırım: a.g.e., (2011), s.23-24.
(10) Emre Kongar: Küresel Terör ve Türkiye, Remzi Kitabevi, (İstanbul, 2001), s.92-93.
(11) Ali Bulaç: Modernizm, İrtica ve Sivilleşme, İz Yayıncılık, (İstanbul, 1995), s.76.
(12) Soner Yalçın: Bu Dinciler O Müslümanlar Benzemiyor, Doğan Kitap, (İstanbul, 2009), s.41-42.
(13) Yalçın: a.g.e., (2009), s.39.
(14) Ocak: a.g.e., (2009), s.58.
(15) Ocak: a.g.e., (2009), s.43-44.
(16) Hasan Kamil Yılmaz: Ana Hatlarıyla Tasavvuf ve Tarikatlar, Ensar Neşriyat, (İstanbul, 2006), s.18.
(17) Ocak: a.g.e., (2009), s.55.
(18) Ahmed Güner Sayar: Osmanlı’dan 21. Yüzyıla Ekonomik, Kültürel ve Devlet Felsefesine Ait Değişmeler, Ötüken Yayınları, (İstanbul, 2008), s.51.
(19) Ocak: a.g.e., (2009), s.169.
(20) Medine’de 624 yılında Yahudilerin Kaynuka kabilesi, 625 yılında Nadir kabilesi sürülmüş, 627 yılında Hendek Savaşı’nda ise düşman Mekke Ordusu ile işbirliği yapan Kurayza kabilesinin erkekleri (yaklaşık 700 erkek) başları kesilerek öldürülmüş, kadın ve çocukları köle olarak satılmıştır.
(21) Cengiz Özakıncı: İslamda Bilimin Yükselişi ve Çöküşü, Otopsi Yayınları, (İstanbul, 2008), s.80-81.
(22) Türkiye’de İslamcılığın gelişimi, tarikat ve cemaatler için bakınız; Sait Yılmaz. Terör ve Türkiye, Kum Saati Yayınları, (İstanbul, 2011).
(23) Yılmaz Polat: Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye’de İslamcı Akımlar, Milenyum Yayınları, (İstanbul, 2010), s.74.
(24) Hasan Onat: Türkiye’de Cemaatler ve Kimlik, Edt. M.Çağatay Özdemir, Türk Kimliği Ayvaz Gökdemir’e Armağan-2, Ötüken Yayınları, (İstanbul, 2009), s.812.
(25) Abdülbaki Gölpınarlı: Türkiye’de Mezhepler ve Tarikatler, İnkılâp Kitabevi, 3. Baskı, (İstanbul, 1997), s.224.
(26) Çetin Özek: Türkiye’de Gerici Akımlar ve Nurculuğun İç Yüzü, Varlık Yayınları, (1964), s.237-300.
(27) Gölpınarlı: a.g.e., (1997), s.227.
(28) Yalçın: a.g.e., (2009, s.162.
(29) Merdan Yanardağ: Kuşatılan Türkiye, Destek Yayınları, (İstanbul, 2010), s.137.
(30) Mustafa Yıldırım: Sivil Örümceğin Ağında Toplumsal Dönüşüm Yayınları, (İstanbul, 2004), s.393–394. www.cfr.org/public/resource.cgi?meet!829, 06.Ağustos.2001
(31) Chuck Hagel: The United States, NATO And The Greater, Middle East, Basın Açıklaması, (Brüksel, 23 Ocak 2004), s.4.
(32) AKP-ABD İlişkilerinin arka planı için bakınız; Sait Yılmaz: Türkiye’deki Amerika, Kaynak Yayınları, (İstanbul, 2014).
(33) Yanardağ: a.g.e., (2011), s.99.
(34) Abdullah Manaz: Dünyada ve Türkiye’de Siyasal İslam, IQ Yayınları, (İzmir,2008), s.12.
(35) Server Tanilli: Din ve Politika, Cumhuriyet Kitapları, (İstanbul, 2008), s.142.
(36) Joseph A. Bosco: Who Defines Islam?, National Interest, (March 30, 2015).
(37) Richard W. Bulliet: The Fundamentalists, National Interest, (February 23, 2011).
(38) Leyla Tavşanoğlu: Ak Saray İslamiyetin Mezarı, (İslam düşünürü İhsan Eliaçık ile röportaj), Cumhuriyet, (25 Ocak 2015).
(39) Melanie Phillips: Liberalism v Islamism, Presentation at Neo conference, Stockholm, Sweden, (11 May 2007). http://www.amnation.com/vfr/archives/007853.html
(40) Javid Ahmad: 5 Paths to Islamic Radicalization, Jackson Institute for Global Affairs, (February 18, 2015).
(41) Tavşanoğlu: a.g.e., (25 Ocak 2015).
(42) Berkes: a.g.e., (1996), s.539-540.
(43) Geneive Abdo, Jonathan Lyons: Freedom of Speech with Islamic Characteristics, Stimson Center, (March 17, 2015).
(44) Abdo, Lyons: ibid, (March 17, 2015).
(45) Tanilli: a.g.e., (2008), s.59.
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.