Türkiye’nin nasıl bölüneceği yıllar önce planlanmıştı


13 Kasım 2013, 20:42

İyi akşamlar sevgili izleyiciler. Dün akşam sizlerle sohbet ederken Tayyip Erdoğan’ın kendi grubunda yaptığı konuşmadaki bir cümlesi her nasılsa dikkatimden kaçmıştı. Yayından sonra fark ettim ve dile getiremediğime çok üzüldüm.
Bugün gazeteleri görünce de çok hayret ettim. Çünkü yandaş gazeteler sanki çok matah bir lafmış gibi o sözleri manşet yapmışlardı. Diğer gazetelerde ise o cümle başlıklarda vardı ama ne gariptir kimse eleştirmemiş bile.
Erdoğan dünkü konuşmasında Bülent Arınç’ın son çıkışına isim vermeden eleştiride bulunurken sorunun kendi içlerinde çözülmesi gerektiğini belirterek “düşmanlarımızı sevindirmeyelim” dedi.
Düşmanlar?
Kimdir bu düşmanlar sevgili izleyiciler, siz bir anlam verebildiniz mi bu sözlere?
Bakın çok ilginç, kimse üzerinde bile durmamış bu sözlerin. Başbakan düşmanlardan söz ediyor ama medyamızda kalkıp da “Sayın başbakan kimdir bu düşmanlar?” diye sormuyor bile.
Galiba Başbakan’ın bu tür garip sözlerine herkes alıştı. Gavat diyen valiyi bile korumaya alan Başbakan’ın “düşman” diye birilerini göstermesini kimse yadırgamıyor.
Düşman çok sert bir tanımdır. Düşman öldürmek için vardır. Ya düşman seni öldürür ya sen düşmanı öldürürsün. Siyasette düşmanlık olmaz, rekabet vardır, yarış vardır haydi bilemedin biraz husumet vardır. Ama öldürmek yoktur. Düşman diyorsanız öldürmekten, yok etmekten de söz ediyorsunuz demektir.
Başbakan herhalde bu tanımlamayı yaparken dili sürçmüş falan değildi, bilerek, isteyerek söylüyor. Bu vahimdir.
Peki bu uygulamada nasıl? İşte orası çok kötü. Bu iktidar düşman gördüğü herkese karşı yıldırma, ezme ve hatta yok etme operasyonlarını gözü kara biçimde yapıyor. Attıkları her adımda bir kin nefret ve intikam duygusu var.
Son gelişmeleri ele alalım. Kızlı erkekli diye başlayan tartışmada, medyaya sadece bir bölümü yansıyor ama müthiş bir terör estiriliyor. Evler basılıyor, gençler taciz ediliyor, yok gürültü yaptınız yok müziği çok açtınız türü bahanelerle gençlere para cezaları veriliyor. Ev sahipleri taciz ediliyor, öğrencileri evden atmaları için baskı yapılıyor, öğrencilerin barındığı kimi apart oteller sudan bahanelerle mühürleniyor, kapatılıyor.
Yok darbeydi, cuntacılıktı, yardımdı yataklıktı gibi gerekçelerle yüzlerce aydın, yazar, gazeteci, akademisyen, üniversite rektörü, sanatçı, işçi ve asker yıllardır hapishanelerde süründürülüyor.
Şimdi sırası gelmişken, hepinize sormak istiyorum, hatta özellikle oyunu iktidar partisine veren vatandaşlara seslenmek istiyorum. Gözlerimin içine baka baka söyleyin ama, bunca insanın yıllardır hapiste tutulmalarına vicdanınız el veriyor mu? “Bu insanlar suçludur, o halde ömürlerinin sonuna kadar hapiste kalmalıdırlar” diyebiliyor musunuz, gönlünüz rahat biçimde “adalet yerini buldu” diye düşünebiliyor musunuz?
Bütün dünyaya bakın, hala faşist yöntemlerle hatta diktatörlerle yönetilen ülkelere bir bakın. Hangisinde siyasi nedenlerle bu kadar çok tutuklu ve mahkûm var? İran’da mı, Suriye’de mi, Afganistan’da mı hatta Çin’de, Kuzey Kore’de mi?
Hapse atmak, orada unutmak Ortaçağ zihniyetinin bir ürünüdür. O zamanlar çok kullanılırmış bu yöntem. Derebeyleri, krallar kendileri için tehdit ve tehlike gördükleri insanları sorgusuz sualsiz zindanlara atar ve unuturlarmış.
Türkiye’de yaşanan da budur? Emekli olacağı güne kadar omuzlarda taşıdığınız, ülke güvenliğini emanet ettiğiniz, kendilerini terör kurşunlarından zor kurtarmış insanları attık hapishanelere. Tek emeği yazı yazmak olan, öğrencilerine ders vermek olan, fabrikada çalışmak veya sanatını göstermek olan insanları “sen darbe yapacaktın” diyerek sözde yargılamak ve ömür boyu hapis cezalarına çarptırmak hangi adalete sığar?
Bakın sevgili izleyiciler, siyasi davalar iktidarlarla şekillenir. İktidara gelmek bir intikam aracı, burun sürttürmek, beğenmediğine dünyayı zindan etmek demek değildir. Oysa Türkiye’de siyasi karşıtını “düşman” gibi gören bir zihniyet var iktidarda. Ve bu iktidar ele geçirdiği güçle, kendine tehdit ve tehlike gördüğü herkesi ama herkesi olabildiğince cezalandırmaya, yok etmeye çalışıyor.
Yüzlerce insan bir hiç uğruna hapislerde cehennem azabı çekiyor. Eğer iktidarlar, gücü ele geçirdiklerinde burası bir intikam yeri haline gelirse, bu halk deyimiyle yol olur. Hiçbir iktidar kalıcı değildir, gün gelir her iktidar yıkılır. O zaman yeni gelen iktidar da aynı yoldan mı gidecek? O da kendine karşı olduğunu bildiği herkesten intikam almak için güya adalet adı altında yargıyı işine geldiği gibi mi kullanacak?
Sevgili izleyiciler, Türkiye çok kötü ve intikamcı bir dönemden geçiyor. Ne yazık ki, sırf iktidardan nemalanmak için bu çirkinliğe alkış tutan sözde aydınlar, entelektüeller var. Bunlara bir cevap vermek, gerçek demokrasiyi, hukuku, insan haklarını gösterme şansımız da gücümüz de var.
Biraz vicdanı olan AKP’li seçmenlerin de artık devletin halkına karşı olan bu kin ve nefretini görmeleri, bu gidişe bir dur demeleri gerekiyor. Basit çıkar hesapları yaparak, dini duyguların sömürülmesiyle aldatılarak, “bana zararı yok” duygusuyla başını çevirerek belki kimileri gününü gün ettiğini sanabilir. Ama unutulmasın ki, bir gün sıra hiç aklınıza gelmeyenlere bile gelir. O gün çok geç olacaktır.
Kusura bakmayın, daha önce de söylemiştim, bugün bir hiç uğruna hapislerde tutulanlar, onların kimi ortaçağ zihniyetindeki kimi menfaat çemberinde yer almak çabasındaki ağızlar tarafından karalanması, aşağılanması, gururlarının rencide edilmesi içimi çok acıtıyor. Özgürce sokakta aldığım her nefes ciğerlerime batıyor. Bu haksızlık ve adaletsizlik karşısında sadece şuraya çıkıp konuşmaktan başka elimizden bir şey gelmemesi içimi kemiriyor. Bu nedenle biraz içimi dökmüş oldum. Ama lütfen hepiniz, özellikle AKP’ye oy verenler bu acıyı vicdanınızda bir tartın.
Sevgili izleyiciler, başbakan Erdoğan hafta sonu biliyorsunuz Diyarbakır’a gidiyor. Güya açılışlar falan var ama asıl amaç Kuzey Irak’taki Kürt yönetiminin lideri Barzani ile bir araya gelmek. Türkiye’nin Başkenti Ankara’dır. Eğer bir resmi görüşme yapılacaksa bunun yapılacağı öncelikli yer Ankara’dır. Nitekim aynı kesimden gelen benzer isimlerle bugüne kadar hep Ankara’da görüşmeler yapıldı. Ama bu kez Diyarbakır’da yapılıyor.
Eh bunun aslında bir seçim yatırımı olduğunu bilmemek safdillik olur. İktidar bölgedeki Kürt oylarını BDP’nin elinden alabilmek için yoğun çaba harcıyor. Çünkü iktidar ancak bölgedeki Kürtler’in oyunu alarak asıl hedefe gidişinde ülkenin diğer yerlerinde yaşayan insanları da ikna edeceğini düşünüyor. Ne konuda ikna edecek? Bölgenin geleceği konusunda. Yani bu bölgede bir ayrı Kürt devleti ya da bir Kürt özerk bölgesinin oluşumu konusunda.
Sevgili izleyiciler, dün size Kürt soruruna üzerinde fazla durmadığımız bir açıdan yaklaşacağımı ve bazı tarihi bilgiler vereceğimi söylemiştim. Şimdi anlatayım;
Türkiye PKK hareketiyle 1984 yılının ağustos ayında resmen tanıştı. Çünkü PKK ilk kez tüm kamuoyunun dikkatini çeken bir eylem yaptı. Eruh ilçesi silahlı militanlar tarafından basıldı, güvenlik güçleriyle çatışma çıktı. Ondan sonra PKK eylemleri bütün bölgeye yayıldı.
PKK ilk eylemlerini direk Kürt köylerine yönelik yaptı. “Asimile olduklarına” inanılan köyler basıldı, çoluk çocuk genç yaşlı demeden yüzlerce insan köy meydanlarında kurşuna dizildi. Hani kimileri Abdullah Öcalan’dan “bebek katili” diye söz eder ya, işte unvan buradan geliyor. Henüz bir aylık Kürt bebeler bile acımadan katledildi bu baskınlarda.
Peki amaç neydi? Amaç basitti; bölgede asıl güç ve hakimiyet PKK’nın elindedir. Eğer devlete, devletin güvenlik kuvvetlerine güvenirseniz yanılırsınız. Ya bizden yana olacaksınız ya TC dedikleri Türkiye Cumhuriyeti’nden yana.
Ondan sonrasını biliyorsunuz. 30 yılı aşkın süren bir terör ortamına girdik, 40 binin üzerinde insanımızı kaybettik, nice şehitler verdik.
Peki Kürt hareketi PKK ile mi başladı? Hayır, onun da çok öncesi var. Kürt hareketi Osmanlı döneminde de vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun da başını çok ağrıtmıştı bölgedeki Kürtler. Ama biliyor musunuz, PKK’ya kadar olan Kürt hareketi, bir kimlik ve kültür hareketi bir bağımsızlık anlayışı içinde olmamıştı hiç. Feodal anlayışla yaşayan Kürtler kimliklerinin tanınması, bağımsızlıklarını kazanmak için değil, feodal yapıyı korumak için ayaklanmıştı hep ve bunun temelinde de her seferinde din vardı. Aksini söyleyen varsa gelsin anlatsın.
Kürt hareketinin milli bir kimlik kazanması, bağımsızlık fikrinin oluşması 1960’lı yıllarda başlar. O sırada genellikle üniversite ve aydınlar çevresinde kendine yer bulan bu fikir, 12 Eylül darbesinden sonra ise PKK ile güç ve güven kazanmıştır.
Neden 1960’lar?
Sevgili izleyiciler, bizim gibi ülkeler, yani ekonomik olarak fazla güçlü olmayan, halkı genelde fazla eğitimli olmayan, kültür, sanat alanlarında fazla gelişmemiş, demokrasiyi ve hukuk düzenini tam oturtamamış ülkelerde önemli olan günü kurtarmaktır. Bizim gibi ülkelerde uzun vadeli planlar programlar yapmak zordur. Yapsanız bile karşılık bulamazsınız. “Kim öle kim kala” derler.
Oysa ekonomisi sağlam, askeri olarak güçlü, bilimde, sanatta, kültürde ileri gitmiş, emperyalist fikir ve görüşleri çok gelişmiş ülkeler ise uzun vadeli plan ve programlar yaparlar.
Onların yaptıkları uzun vadeli planlar, bizim gibi ülkelerde ilk anda pek anlaşılmaz, anlayanların da sesi çok gür çıkmaz, hatta sesi biraz çıkanlar da hakim otorite tarafından susturulur.
Geçmişimize bir bakın. Batılı egemen güçlerin planlarını deşifre etmeye çalışan, bunları anlayan ve anlatmak isteyen nice aydınımızı yok etmedik mi? Bunların kimine komünist, kimine Türkçü, kimine solcu, kimine satılmış dedik ve seslerini kıstık. Hapislere atarak, sürgünlere göndererek, işlerinden ederek mahvettik.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya haritası yeniden oluşup, dönemin egemen güçleri sömürgelerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalınca o zamanki tabirle Üçüncü Dünya ülkelerini, yani bu eski sömürgeleri hizaya getirmek için uzun vadeli bir planı uygulamaya soktular.
İşte 1960 yılında, Birleşmiş Milletler’e egemen olan devletlerin katkısıyla “Halkların kendi kaderini tayin hakkı” sözleşmesini çıkarıldı. Bu çok yeni bir anlayıştı. Sömürgelerde birbirinden farklı din, dil, ırktan olan insanlar kendi haklarını kullanma hakkına kavuşacaktı.
Bu çok insani bir şey değil mi? Elbette öyle de, egemenlerin amacı farklı. Amaç bu farklılıkları gözetmeden bir arada yaşayan halkları birbirinden ayırmak, küçük küçük devletler oluşturmak ve bunları kuranlarla işbirliği yaparak eski sömürge düzenini farklı bir boyutta aynen sürdürmek.
Tabii bu işler kağıda yazıldığı kadar kolay olmuyor. Ayrıca hepsinin uzunca bir süreçten geçmesi gerekiyor.
1966 yılında ise Birleşmiş Milletler “ikiz sözleşme” diye tanınan iki sözleşme daha kabul etti. Bunlardan biri Uluslar arası medeni ve siyasi sözleşme, diğeri de Uluslar arası ekonomik haklar sözleşmesi. Her iki sözleşmenin de ilk maddeleri 1960’da kabul edilen “Halkların kendi kaderini tayin hakkı” maddesini aynen içeriyor.
Bu maddelerin yürürlüğe girebilmesi için en az 35 ülkenin imzalaması gerekiyordu ki bu imzalar ancak 10 yıl sonra 1976 yılında tamamlanabildi.
Şimdi “Kürtler neden 1960’dan sonra milli bir hareket olarak ortaya çıktı?” sorusunun cevabı belki daha iyi anlaşılabilir. Kürt hareketinin isyanlar dışında o tarihlere kadar uluslar arası bir dayanağı yoktu. Bu nedenle Kürt hareketinin siyasi bir kimlik kazanması, içine kimlik, kültür ve bağımsızlık gibi fikirlerin girmesi işte bu Birleşmiş Milletler kararlarından sonra oluşmuştur.
Dönelim konuya. 1970 yılında Birleşmiş milletler bu ikiz sözleşmeler için bir karar daha çıkardı. Buna göre her devlet kendi ülkesindeki başka halkların kendi kaderini tayin etme hakkını geliştirici önlemler almak zorundaydı artık. Basit gibi görünen ama egemenlerin hedefindeki gelişmekte olan ülkeler için çok karmaşık bir cümledir bu.
Türkiye ne yaptı o tarihlerde? Bu kararı imzalamadı. Çünkü bu topraklarda 1000 yıllık bir devlet deneyiminin ağırlığını taşıyan Türkiye Cumhuriyeti de çok iyi biliyordu ki, bu kararla birlikte ülkesinde yaşayan Kürtler’in bir gün mutlaka sorun haline gelecektir. Bu karar bir Türkiye’yi bölecektir.
Biraz geriye gidelim. Lozan’da azınlıklar konusu görüşülürken karşı devletler Kürtler’in de azınlık olmasını istiyordu. Türkiye ise buna şiddetle karşı çıktı. Nüfusları azımsanmayacak olan bir halkın azınlık sayılması ileride büyük sorunlara neden olacaktı, Türkiye bunu görmüştü. O halde yapılması gereken, madem üniter ve ulus devleti kurulmuştu, o halde Kürtler de ayrı tutulmayacak ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı kapsamında Türk sayılacaktı. Tıpkı Çerkesler, Boşnaklar, Abazalar, Arnavutlar gibi. Bakın hepsi Müslüman toplumlardır. Azınlık kapsamına gayrı Müslimler alındı. Yani Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulus devletti ama ulus tanımını yaparken bunu ırka dayandırmamış buna karşılık aynı dinden olmasına bakmıştı.
Gelelim tekrar Birleşmiş Milletler sözleşmelerine. Türkiye bu kararların birini 2002’de Ecevit’in Başbakanlığı sırasında diğerini de 2004’te Tayyip Erdoğan başbakan olduktan sonra imzaladı. O tarihte Büyükelçi Volkan Vural Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisiydi ve bu belgeye imza attı..
Anayasa gereği bu sözleşmelerin Meclis’ten geçmesi gerekiyordu. Anayasamızın 90’ıncı maddesi, uluslar arası sözleşmelerin kabulü ile ilgili olan maddedir. Bu maddelerin Meclis’te oylandığı tarihte Meclis’te sadece iki parti vardı. AKP ve CHP. Sözleşmeler iki partinin oylarıyla kabul edildi. CHP’den emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ ve AKP’den ise Emin Şirin “Bu sözleşmelerle Türkiye’nin egemenlik hakları başkasına devrediliyor” diyerek ret oyu kullandılar. Ama bu iki itiraz o günlerin havası içinde tartışılmadı bile, medyada kamuoyunda karşılık bulmadı.
Peki niye bu iki kişi “egemenlik haklarımız elimizden alınıyor” dedi. İşte püf noktası burada. 2004 yılında bu sözleşmeler kabul edilirken 90’ıncı maddeye bir paragraf eklendi. Buna göre uluslararası sözleşmelerle mevcut kanunlar arasında bir uyuşmazlık olursa uluslar arası sözleşmeler geçerli sayılır. Üstelik bunlarla ilgili anayasa mahkemesine başvuru da yapılamaz.
Özeti şu ki “Senin kanunların uluslar arası sözleşmelerde geçerli değildir.”
İşteee, PKK ve uzantısı Kürt siyasal hareketinin dayanak noktası bu sözleşmeler. PKK bu sözleşmeye dayanarak anayasada yeni bir düzenleme istiyor. İstenilen cümle olarak çok basit “Türkiye Cumhuriyeti Türk ve Kürt halkaları tarafından kurulmuştur.”
Ancak bunun için Anayasa’nın “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif bile edilemez” maddelerinden birinin de değiştirilmesi gerekiyor. Bu da 3. Madde. Hani “Türkiye Cumhuriyeti devleti ve ülkesiyle bölünmez bir devlettir. Başkenti Ankara’dır. Dili Türkçe’dir. Bayrağı ay yıldızlı al bayraktır” diye yazan madde.
İktidar ısrarla “yeniden anayasa yazalım” diyor ya. İşte gerekçesi bu. Yeniden yazmadan o maddeyi değiştirmek mümkün değil, zaten bırakın değiştirmeyi, değiştirmeyi teklif bile edemiyorsunuz. Hoş zaten bu madde nedeniyle yeni anayasa da yapmak bir anayasal suç, onu daha önce anlatmıştım, yani şu anda yeni anayasa isteyen ve ilk üç maddenin de değişeceğini söyleyenler anayasal suç işliyorlar.
PKK ancak bu madde değişirse, 60’ta kabul edilen daha sonra ikiz sözleşmeyle pekiştirilen halkların kendi kaderini tayin hakkının işletilmesini talep edecek ve Birleşmiş Milletler’e başvuracak.
Diyelim ki, öyle oldu. Neler olabilir.
Bir; bağımsız devlet isteyebilir. İki; Başka bir devletle bütünleşmek isteyebilir. Üç; ayrı bir politik statü olarak ortaya çıkmak isteyebilir.
Araya bir parantez daha açayım. Bugün İmralı’da terör örgütü lideri olarak ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası çeken Abdullah Öcalan “bölücülük suçuyla” yargılanmıştı. Yani ülkeyi bölmek, ayrı bir devlet kurmak istediği ve bunun için de terör yolunu kullandığı için. Anayasa’nın değişmesi halinde, bağımsız devlet kurmayı istemek yani bölücülük suçu tamamen ortadan kalkacağı için Abdullah Öcalan’la ilgili karar da kendiliğinden düşmüş olacak. Yani Öcalan bu durumda bir aftan, pişmanlıktan falan yararlanmadan, tamamen anayasa gereği serbest kalacaktır.
Şimdi kimileri, bu anayasa değişikliğinin zaten demokrasi gereği olduğunu, bunun yapılması halinde tam demokrasiye geçeceğimizi iddia ediyor.
En başta dediğim gibi sadece günü kurtarma telaşı içinde, yaşadıklarımızı hatırlayınca bu fikir kulaklara çok hoş gelebilir.
Ama sevgili izleyiciler, iş sadece burada bitmiyor. Başta İmralı’daki terör örgütü lideri olmak üzere PKK sözcüleri “bağımsız devlet fikrinden vazgeçtiklerini” söylüyorlar. Bu aslında toplumun önemli bir kesiminde olumlu karşılanıyor ve iyi bir şey gibi algılanıyor.
PKK şu anda üçüncü seçeneği yani ayrı bir politik statü talebini ileri sürüyor. Ayrı statü şu; bir bölge kurulacak, burada yaşayanlar her şeye kendileri karar verecek. Bölgedeki tüm yer altı ve yer üstü kaynakları kullanma ve tasarruf hakları onlarda olacak. Sadece dış politikada Türkiye Cumhuriyeti’ne tabii olacaklar.
Peki anayasa değiştikten sonra Türkiye bu hakları vermeye yanaşmazsa ne olacak? İşte bunlar kabul edilmezse şiddet tekrar başlayacak, bölgedeki halk uluslar arası yasaların verdiği güvenceyle “yok edilme tehdit ve tehlikesi altında olduklarını” ileri sürerek Birleşmiş Milletler’e başvuracak ve Birleşmiş Milletler de bölgeye askeri güç göndererek “Barış Gücü”nü devreye sokacak.
Sonrası nasıl olur, bilemem. Ama şunu söyleyeyim. Bazıları “Tamam değiştirin anayasayı, demokrasinin gereğini yerine getirin, artık bu ne kadar demokrasiyse, özel statü verin” diyebilir.
Ama bir sorum var. Diyelim ki özerk bölge kurulabilmesi konusunda anayasa değişikliği yapıldı. Şimdi bana sınırları çizin.
Nereden nereye özerk bölge olacak?
Çok kolay bir soru gibi değil mi?
Ama inanın bugüne kadar yaptığımız onca tartışmadan çok daha fazla tartışılacak bir konu bu. Sınırları kim neye göre nasıl çizecek? Sınır çizmeyi gerçekten huzur ve sükun içinde yapabilecek miyiz?
Korkarım asıl sorun o zaman yaşanacak. O sınırların saptanması konusu çok daha şiddetli çatışmalara bile neden olabilir. Ve o zaman uluslar arası sözleşmelere olan bağlılığımız yürürlüğe girer, ülke topraklarının bir bölümü Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nün kontrolüne geçer.
Bakın sevgili izleyiciler, bir örnek vereyim. Yugoslavya aynen böyle parçalanmış ve iç savaşlara sahne olmuştu. Tito öldükten sonra Yugoslavya yurtdışı işlemlerinde para birimi olarak Dolar’ı seçti. Ancak bu ülkede bir anda Dolar fiyatının ve enflasyonun yükselmesine neden oldu. İMF duruma müdahale etti ve ülkeye yardım şartı olarak halkların kendi kaderini tayin hakkı sözleşmesinin imzalanması istedi. O zamanki yönetim buna iki yıl direndi. Sonunda sözleşmeler imzalandı. Daha imzanın ertesi günü Slovenya bağımsızlığını ilan etti Almanya da hemen tanıdı. Çünkü oyun çoktan tezgâhlanmıştı bile. Ondan sonra diğer halklar arasında iç savaş çıktı. Bosna dramını hatırlayın. Binlerce insan öldükten sonra Yugoslavya’nın yerinde bugün küçük küçük devletler var artık.
Pekii gelelim finale. Türkiye’nin Güneydoğu’sunda bir bağımsız ya da özerk Kürt devleti olmasının batılı egemen güçlere, Amerika’ya kazancı ne?
Sevgili izleyiciler, Türkiye’de iktidar, Amerika’nın ve batının her istediğini yerine getiriyor. Ama Türkiye büyük ülke ve sonuçta her istenilen de yapılamıyor. Ya da bu iktidardan sonra gelecek bir iktidar aynı sadakati göstermeyebilir. Oysa Kürt bölgesi oluşursa, başta petrol olmak üzere su ve bazı madenler bu bölgede kalıyor. Bütün bunlar zaten şimdiden paylaşılmış durumda. Bunun da ötesinde Amerika Türkiye’de çok rahat kullanamadığı askeri üsleri bu bölgede kuracak. Ayrıca Muş ve Batman üsleri de doğal olarak Amerika’nın elinde kalacak. Amerika Ortadoğu’daki en büyük askeri merkezini buraya kuracak. Suriye’nin halledilmesinden sonra sıra İran’a gelecek.
Başta dedim ya, bizim gibi ülkeler günü kurtarmayı kar sayar. Güçlü egemenler ise 50 yıl 100 yıl sonrasının planlarını yapar. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler cetvelle Ortadoğu haritası çizip Araplara ülke beğendirirken çoğu kimse “Tamam ne olacak yani?” demişti. 70’li yıllara gelindiğinde buradaki petrolün aslında batılıların elinde olduğu gerçeği çıktı ortaya. Şimdi de bunların tamamen ve tam korumalı biçimde batıya devrinin günlerine geldik.
Biraz zor konuydu, açıkçası anlatması da zor. Çünkü pek çok kişi, aydın, entelektüel işin bu boyutunu bildiği halde konuyu sade suya tirit “demokrasi, özgürlükler, kimlikler” gibi kulağa hoş gelen sloganlarla konuştukları için bu tür bilgiler herkese kolay ulaşmıyor. Bugün çok yorum yapmamaya çalışarak konuyu teknik olarak anlatmaya çalıştım. Umarım yararlı olmuştur.
Sevgili izleyiciler, zamanım doldu ama az sonra izleyeceğiniz ana haberlerle ilgili küçük bir notum var. Buraya gelmeden az önce haberi hazırlayan muhabir arkadaşım heyecanla anlattı. Biliyorsunuz Adana’da silah dolu bir TIR yakalandı. Bununla ilgili adı geçen bir isim var. Heisen Topalca. Bu kişinin adı Reyhanlı saldırısında da geçiyordu. Suriye’deki sözde muhalif olan terör örgütleriyle El Kaide ile bağlantısı var. Reyhanlı saldırısından sonra nedense bu adam hiç aranmadı. Şimdi üstüne bir de TIR olayı çıkınca aranmaya başlamış. Gerçi Başbakan’ın vali için dediği gibi “usulen” olabilir bu tabii. Ama Ulusal kanal bu adamın evini ailesini buldu. Çok ilginç bilgilere ulaştı. Sakın ekrandan ayrılmayın. Ümit Zileli ile ana haber hemen başlayacak. Özellikle bu haberi de izlemenizi tavsiye ederim.
Yarın akşam aynı saatte yine sizlerle birlikte olacağım. Hepinize iyi akşamlar dilerim, hoşçakalın. 
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.