banner863

Uzun lafın kısası


Levent Kırca

Levent Kırca

08 Aralık 2013, 14:07

 Bu yıl hükümetin cezalandırıp, ödeme tahsis etmediği tiyatroların başında geliyorum. Aynı durumda olan tiyatrolar, Ferhan Şensoy’un salonunda iki kez toplandılar. Ne yazık ki, bu iki toplantıya da katılamadım. Zira, arkadaşlarım bana haber vermedi. Bu durumu, seyircilerimden duydum.
Genco Erkal da tv’ de katıldığı bir programda yardım almayan tiyatroları sayarken benden söz etmemiş. Gene bir seyirci söyledi ve sebebini bilip bilmediğimi sordu. “Belli ki, unutulmuşum. Bunda bir art niyet aramanın manası yok” dedim. Biz, birbirimizi severiz. Belki de aradılar, ulaşamadılar. Ne var ki, beni bulmak isteyen “Allah’ın Emri” bulur.

Unutulmuşuz zahir. Olgun olmak, gene bana düştü.

İşçi Partisi
Bir seneyi geçti, İşçi Partiliyim.
Düşünüyorum da…
“Ne iyi etmişim!” diyorum kendime. Tekrar başa dönsem, gene İşçi Partisi’ne girerim. Ortalıkta başka partide göremiyorum.
Belli ki; bu aşk, bu yolculuk, ömrümün sonuna kadar sürecek.

Anamur
“Türkiye’nin her bir yanını gezdim, gördüm” derdim, sorulduğunda.
Oysa ki, Anamur’u görmemiştim. Sonunda geçen hafta 2A Prodüksiyon organizasyonunda “İçerdekiler”le, Anamur’daydık. Tek kelimeyle Anamur şahane. Torpil geçmiyorum.
Tek bir salon var. Sünnet, nişan, nikah, tiyatro bu salonda oluyor. 750 kişilik bir salon. Tıklım tıklım dolu. İnanılmaz güzel bir seyirci.
İtiraf etmeliyim ki, Anamur beni çok etkiledi. Tertemiz bir deniz, inanılmaz bir doğa. Tarihle iç içesiniz. Kaldığım otel, tanıdığım dostlar, hepsi birbirinden güzel.
Henüz yozlaşmamış, bozulmamış Anamur’u herkese öneriyorum.

Hatay
Spor salonunda oynadık Hatay’da. Her taraf doluydu. Tayyip’in polisleri oyunu görüntülemek maksadıyla salona girdiklerinde, karşılarında halkı buldular. Halk, polisleri salona sokmadı. Birbirini takip eden sloganlar susmadı. O salonda herkes, “Mustafa Kemal’in Askerleri”ydi. Gündüz erken girdik Hatay’a. Gezi Olayları sırasında, polis tarafından şehit edilen üç kardeşimiz de, “ Hatay’lı ve Alevi” idiler.
Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz…
Bu üç devrim şehidimizin ailelerinden randevu almıştık. Evlerinde, onları ziyarete gittik. Hem taziye için, hem de yeni oyunumuz “Karar”la ilgili röportaj yapmaktı amacımız.

Aile fertleri çok üzgündüler. Olup bitene hala anlam veremiyorlardı.
Ortak soruları “Niye?” idi.

“Onlar niye öldüler?” dedi, Abdocan’ın acılı annesi. “Polis insanları korumak için var. İnsanların emniyetini sağlamakla yükümlü. Hal böyleyken, polisler acımadan bizim çocuklarımızı, canlarımızı niye öldürdü? Neden cezalarını çekmiyorlar? Türkiye’de adalet, hukuk bu kadar mı işliyor?”
Abdocan’ın resimleri süslüyor evin duvarlarını. Aile fertlerinin hemen hepsi, hazır bu ziyarete. Herkes tek tek anlatıyor… Anlattıkça ağlıyoruz hep birlikte.Abdo, duvardan bizi izliyor. Odasını müze gibi yapmışlar. Öldürüldüğü günkü kıyafetleri, itina ile yatağın üzerine serilmiş. Röportajları kaydediyor, müsade istiyoruz.
Abdocan’ın nur yüzlü annesi, bana bir bidon turşu armağan ediyor. Elleriyle yapmış. Ellerini öpüp, yola koyuluyoruz.

Ahmet Atakan
Bir başka şehit evi…
Rahmetli Ahmet’in ailesi, bizi kapıda karşılıyor. Son derece aydın, bilinçli ve barışcıl insanlar. Burada da, Şehit Ahmet Atakan izliyor sizi evin duvarlarından. Gene söyleşiyoruz, duygulanıyoruz. Gene gözler yaşlı…
Baba soruyor; “Bu direniş, gençlerin demokratik hakları değil miydi?” “Öyleydi” diye yanıtlıyorum, zorlukla. “Oğlumun kanı yerde mi kalacak?” diye soruyor. “Elbette ki, hayır“ diyorum.
Ailesi, kardeşimizin odasını müze gibi yapmışlar. Duygulanmamak mümkün değil!

Ali İsmail Korkmaz
Ali İsmail’e polisin nasıl pusu kurduğunu, ellerinde joplar ve sopalarla, maskeli insanların onu nasıl dövdüklerini, defalarca seyretmiştik. Sonra Ali, hastaneye gitmişti. Henüz kendi ayaklarının üzerinde durabiliyordu. Ama bir doktor, tedaviyi yapmayı reddetti ve Ali İsmail’i kovdu.
Oyunumuzda elbette bu doktor da yer alacak. Ali İsmail’in ölüme sürüklenmesini, adım adım acıyla izledik. Bütün aile fertleri hazırdı. Ziyaretimizde, birbirlerinin sözünü keserek anlatıp durdular.

Ali İsmail, duvarda bir tabloda, “Ölümsüzleştirilmişti.” Resimde üç İsmail vardı. Baba, her bir resmi tek tek yorumlarken, hepimizi göz yaşlarına boğdu. Evdeki küçük çocuklar, torunlar Ali İsmail’in parçalanmış kostümlerini defile yaparmışcasına dolaştırıyorlardı.
Bu güzel insanları, akşam oynayacağımız tiyatro oyununa davet ettik. Yanlarından ayrılırken, acılı anne bana, kendi elleriyle yaptığı boğma rakıyı ikram etti.

Ben üç aileye ve diğerlerine diyorum ki;
Acınız, benim de acımdır. Hiç bir devrimci kardeşimizin kanı yerde kalmayacak. Eğer bu ülkede hala demokrasi varsa, demokratik yollardan hesap sorulacak.
Bir sanatçı olarak, sonuna kadar bu mücadelenin içinde olacağım. And içiyorum. Türkiye Cumhuriyeti’ni yaşatmak vazifemizdir.” Ne Mutlu Türküm Diyene!”diyorum. Başka da, bir şey demiyorum.

NOT: Bazı tiyatrolar aldıkları devlet yardımını iade ettiler. Çünkü bu parayla birlikte, hükümetin sansür ve baskıları da yoğunlaşıyordu. Bence, bütün tiyatrolar birlik olmalı ve alınan yardımlar iade edilmeli.
Sadece kendini kurtarma mantığı ile hiçbir şey düzelmez. Kollektif bilince en çok ihtiyacımız olan günler bu günler..

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.