''Yükselen Güç Türkiye'' Masalı


Doç. Dr. Sait Yılmaz

Doç. Dr. Sait Yılmaz

27 Aralık 2014, 19:44

 Giriş

Türkiye, bugün büyük bir yalanlar manzumesi ile yönetilmeye çalışılıyor. İktidar partisi, özel gündemini ve olup-bitenlerin gerçek yüzünü gizlemek, diğer bir deyişle gündemi karartmak için kendi halkına yönelik negatif kamu diplomasisi uyguluyor. Halka söylenen yalanların başında “milli irade” yalanı gelmektedir. Bu yalan, iktidar partisinin devlete hizmet etmek yerine, devleti ele geçirme gayretini örtmesi ve yapmakta olduğu sivil darbeye karşı gelecek herkesi “darbeci” ya da “terör örgütü” üyesi olarak suçlaması için kullanılmaktadır. Ancak, örneğin bölücülerle yapılan görüşmeler ile ilgili kararlar, milli iradeyi temsil eden TBMM yerine İmralı ve Kandil ile birlikte alınmakta, olup-bitenden ne Türk halkının ne de devletin diğer organları ve muhalefet partilerinin haberi bulunmaktadır. Türkiye’de bugün AKP’nin kendi paralel devleti, cemaatin paralel yapılanması, Güneydoğu Anadolu’da PKK’nın de facto olarak kurduğu devlet ve nihayet 2003 yılından beri AKP iktidarı tarafından horlanan, hapse atılan, baskı altında tutulan bürokrasiyi temsil eden gerçek devlet olmak üzere dört tür devlet bulunmaktadır. AKP, devleti ele geçirme işinde kendisini arkadan vurduğunu düşündüğü cemaat ile yollarını ayırırken, kendi İslamcıları ile paralel devletini yeniden kurgulamaktadır. Aynı AKP, şehirlerde yol kesen, insanları yargılayan, kurtarılmış bölgeler ilan eden, Türk devletini yok sayan PKK militanlarının kurduğu devlete (sözde barışçı çözüm adına) göz yummaktadır. Twitter’dan sohbet eden Türk gençleri Gezi’ye destek verdikleri için bir bir gece yarısı evlerinden toplanırken, her gün televizyonlarda Kürt devleti kurma hayali ile yeni Anayasa ve Federal Türkiye propagandası yapanlar, yetmedi devleti ve halkımızı iç savaş ile tehdit edenlere karşı da bir şey yapılmamaktadır. Üstelik buna tepki verenler barış sürecini baltalamakla, geçmişe takılıp kalmakla suçlanmaktadırlar. Bütün bu olup-bitenler karşısında asıl devlet dediğimiz geri plandaki kişi ve kuruluşlar ise umut olmaktan çok uzaktırlar.

İkinci büyük yalan “demokratik çözüm” adı altında terör örgütü ve uzantıları ile yapılacak görüşmeler sonucunda ülkenin birlik ve bütünlüğünün de ülkeyi yönetenlerin kendi kişisel beklentileri uğruna dinamitlenmesidir. Bölücülerin siyasi uzantıları ise “Türkiye’nin demokratikleştiği, akan kanların durduğu, anaların artık ağlamadığı” safsatası altında aba altından sopa göstermekte, aksi takdirde PKK’nın yeniden eylemlere başlayacağı iması ile devleti ve halkımızı tehdit edilmektedir. Eğer akan kandan korkacak olsa idik, Kurtuluş Savaşı’nı da yapmazdık. Akan kanlarımız ile bugüne kadar savunduğumuz bu toprakları bir avuç eşkıyaya ve onların sözcülüğünü yaparak kendine siyasi rant sağlayanlara teslim etmeyecek kadar uyanığız. Burada asıl acı olan on yıllardır akan şehit kanları bir kenara bırakılarak, ABD’nin verdiği yol haritası ile Ortadoğu’daki planların bir parçası olarak, kendi geleceklerini kurtarma pahasına Öcalan’ı serbest bırakmaya, Türkiye’yi federal bir yönetime götürmeye çalışan iktidar partisinin başındakilerdir. “Hiçbir pazarlık yapmadık, söz vermedik” demelerine rağmen bölücülerle olan pazarlığın başında ulus-devlet yapımızın temeli olan Anayasa’nın değiştirilemez maddelerinin by-pass edilebilmesi için yeni Anayasa hazırlanması, böylece hem Cumhuriyet rejimini İslami esaslara göre dönüştürmeyi, hem de bölücülere istediklerini vermeyi planladıklarını bilmeyen var mı? Derdi sadece kendisi yani serbest kalmak olan Öcalan’ın sözünü ettiği “demokratik özerklik” ise Büyük Kürdistan hayaline giden yolda ilk aşamadır. Bölücülerin gerçek niyetini anlamak isteyenler KCK yapılanmasına bakmalıdırlar. İmralı-Kandil ve siyasi uzantıları Büyük Kürdistan’a giden yolda adım adım yürüdüklerini hesaplarken, Türk halkının sabrını sınadıklarının farkında değillerdir.

Türk halkına söylenen yalanlardan belki de en önemlisi Türkiye’nin “yükselen güç” olduğu yalanıdır. Ekonomimiz saklanamayacak kadar kötü sinyaller verdiğinde ya da istemedikleri uluslararası gelişmeler nedeni söz konusu olduğunda iktidar partisi, Türkiye’nin “yükselen güç” olması nedeni bazı ülkelerin oyunlar oynadığını söylemektedir. Hatta halkımızın sabrının taşıp Gezi Parkı’nda olduğu gibi sokaklara döküldüğü dönemlerde bile bu tür olayların arkasında aynı güçlerin olduğu iddia edilmektedir. Erdoğan “Yeniden Büyük Türkiye” sempozyumunda yaptığı son konuşmada artık büyüklük masalını bıraktı, medyadan intikam alma hırsını açıkça ifade etti. Erdoğan, Türkiye’nin medya cenneti olduğundan bahsediyor ama Türkiye’de en çok satan 10 gazetenin 7’si açıktan AKP borazanlığı yapmaktadır. AKP iktidarı döneminde sadece 2013 yılına kadar muhalif yazılarından ötürü 7.000 gazeteci hakkında 17.000 dava açıldı ve 2.500 gazeteci bu davalardan dolayı hapse girdi ya da para cezası aldı. Bunların 13.000’i 10 bin TL.den başlayıp, milyonlarca liraya varan tazminat davaları idi. Gezi Parkı protestoları sonrasında 80’in üzerinde medya çalışanı işini kaybetti. Bazıları istifa etti; onlarcası işten atıldı; bir kısmı da zorunlu izne çıkarıldı. Yeni-Osmanlıcı yaklaşım, Türk Devleti’nin laik yapısına iki şekilde tehlike oluşturmaktadır. Köktendinci vizyonu ile dış politikamızın temel ilkeleri sarsılmakta, öte yandan toplumdaki etnik ve dini farklılıkları siyasete entegre edilerek ülke bütünlüğü gün geçtikçe tehlikeye düşmektedir. İslamcılara önerilen Ortadoğu konfederasyonu içindeki Ilımlı İslam devleti federasyonu, sözde eski Osmanlıyı canlandıracak ve liderlik edecektir. Böylece, ılımlı İslam devleti yanında; Türkiye’nin İslam dünyasına liderlik etme hayali yani padişahlık rüyası da gerçekleşecektir. İşin esası, Türkiye diktatörlüğe gitmektedir, iktidar partisi yandaş polisi, istihbaratı, hukukçuları, medyası ile tam teşekküllü bir suç örgütü haline gelmiştir. Ülkemiz işledikleri suçlar nedeni ile kendi geleceklerini kurtarma peşindeki yöneticiler tarafından bölünmektedir ve nihayet “yükselen güç” masalı ile batmaktadır. Bu batışın en önemli göstergeleri sanıldığı gibi daha çok siyasette değil, ekonomik çöküşümüzdedir.

Türkiye’nin ekonomi çıkmazı

Türkiye’de siyasi liderler “yükselen güç” gibi kavramları geçmişte de çok söylemişler, ama bunlar ülkemizin gerçekleri ile örtüşmediği ve rasyonel politikalar ile geliştirilmediği için hep belirli dönemlerin hayali olarak kalmıştır. Örneğin Menderes döneminin “Küçük Amerika” yaratmak fikri böyle bir hayalin ürünü idi. 1954’de Amerika’ya giden ve bir ay bu ülkeyi gezen Celal Bayar, Amerikalılara ülkemizde el değmemiş kaynaklar olduğunu, yabancı sermayeye her türlü garantinin verileceğini, karlı iş sahalarının açılacağını, her şeyin emirlerine amade olduğunu söylüyordu. Bu bulunmaz davete Amerikalılar derhal koşup gelmişler ve sayısız anlaşmalarla ülkemizin savunmasını, eğitimini, tüm milli kaynaklarını ve siyasetini sımsıkı ve içinden çıkılmaz bir şekilde kendilerine bağladılar. Amerika tarafından Türkiye’ye biçilen rol, sanayileşme değil, Avrupa’nın savaş sonrası kalkınma hamlesinde ihtiyaç duyacağı tarım ürünlerini üretmek ve madenciliğe ağırlık vererek onun hammadde gereksinimini karşılamaktı. Konuşmalarında sık sık “Büyük Türkiye” sloganını kullanan Süleyman Demirel’i 1960’larda iktidara getiren ve destekleyen Amerikan yönetimi için 1970’lerde koşullar değişmiş, yeni politikalar dayatılmıştı. İthal ikameci politikalarda direnen Demirel, Batı nezdinde tüm itibar ve güvenirliğini yitirmişti. Halkçı Ecevit, Batılıların istediği lider hiç olmadı, küresel sermaye ve dış merkezlere karşı hep ihtiyatlı idi. Bu yüzden 1978 yılından itibaren TÜSİAD ve ABD’nin geliştirdiği planlar ile 24 Ocak 1980 kararlarının uygulanması için Turgut Özal iktidara getirildi. Böylece Türkiye’de yerli sermaye ile küresel sermayenin entegrasyonuna dayanan yeni sisteme geçildi. 2001 krizi sonrasına Derviş-IMF iktidarı ile özelleştirmenin önü iyice açıldı.

77 yılda Türkiye’ye 20 milyar dolar para gelmişken, 2002’den sonra her sene ortalama 20 milyar dolar geldi (1). Türkiye’de toplamı 485 milyar dolara ulaşan 2002 sonrası yabancı sermaye girişi ülkede yıllık ortalaması yüzde 5’e yaklaşan bir büyüme yarattı. Türkiye’de 10 yıllık bir zamanda gelen sermayenin yaklaşık olarak yarısının Türkiye’yi terk ettiği görülmektedir. Başka bir deyişle, yabancı sermaye uzun dönemde ödemeler bilançomuza olumlu katkı yapmamıştır (2). 2010 yılı rakamlarına göre Türkiye’den götürülen faiz tutarı 12 milyar dolar, işletme kârı ise 8 milyar dolar civarındadır. Ortamın belirsizliğinden ötürü, Türkiye gibi ülkelerde yatırım yapmazlar. Bir ülkede parayı yönetmek, o ülkeyi yönetmektir. Ama el parasıyla, borçla gittiğimiz yol da bitti. Türkiye, meyveyi toplayıp, yok eden bir ülke konumundadır. Eğitim, sağlık, kültürün metalaştırılmasından sonra kent arsa rantı da yağmalanarak neo-liberalizm had safhaya ulaştı. Neo-liberalizme sadakat ve militanlıkla sahip çıkan AKP kadroları, olağanüstü bir dış kaynak girişine kapıları ardına kadar açarak dünya kapitalizmi ile entegrasyonda radikal sıçramalar gerçekleştirdiler (3). Yabancılar tarafından tüketim toplumu haline getirilen Türkiye, özellikle sanayide üretim ekonomisinden oldukça uzaklaştırılmış, üretimimiz ithalata dayalı montaj sanayine dönüşmüştür. Hazırcılığa ve tüketime alışmış Türkiye, teknolojide de dışarıya bağımlıdır. Bir zamanlar Süleyman Demirel tarafından dünyanın kendi kendine yetebilen 7 ülkesi olarak tanımlanmasına rağmen, Türkiye bugün ıspanak ve elma ithal eden bir ülke haline geldi. Türkiye ekonomisi üretime değil finansa dayalıdır. Son 60 yıldır köyden kente plansız göçler sonucu kırsal nüfusumuz %25’e indi ve tarıma büyük darbe vurdu. Enerjide dışa bağımlılığımız artmaktadır. Petrolü ithal eden ülkemizde taşımacılığımız yabancıların dayatması ile %72 kara taşımacılığına aittir. Kozmetik hızlı seferlerden ziyade demir yollarının yeniden ele alınmasına ve özellikle deniz yollarının uyandırılmasına ihtiyaç vardır. Türkiye, özellikle cep telefonu ve bilgisayar alanlarında teknoloji çöplüğüne dönmüştür.

2003 sonrası Türkiye’de başta ilaç sanayi olmak üzere pek çok sektör yabancıların kontrolüne geçti. Bu dönemde Cumhuriyet döneminin bütün kazanımları kamuya yük oluyor diye satıldı ve kamuya iç kaynak olarak kullanıldı. Türkiye’deki üretimin %75’den fazlasının arkasında yabancılar vardır. Bankalarımızın 70’inden fazlası yabancılara aittir, borsamızın %85’den fazlası yabancı girişli paradır. Bankacılığın Almanlarda %11’i, Fransızlarda %18’i yabancılara aittir. Sigortacılığımızın %80’i yabancıların elindedir. Bankacılık sisteminin yabancıların eline geçmesi demek, bütün Türk ekonomisinin yabancıların kontrolüne geçmesi demektir. Türkiye’de borsanın %60’ı yabancıların elindedir. Özelleştirmeler ile sadece milli sermaye değil, egemenliğe de darbe vuruldu. Pek çok fabrika Türkiye’de gibi gözükse de mülkiyeti yabancılara aittir. Yabancı kaynağı çekmek için döviz kurunun düşük tutulması, şirketleri dövizle ya da dövize endeksli borçlanmada cesaretlendirdi. Yabancıların Türkiye pazarına gelme nedeni nüfusumuzun genç ve dinamik olması yani tüketim toplumu potansiyelidir. Ancak, Türkiye’de kazandığı parayı ülkemizde bırakmamaktadırlar. Borsamızın yükselme nedeni de burada işlem yapan yani şirket alıp-satanların yabancı olmalarıdır. Bu yüzden ekonomi kötüye giderken bile borsa yükselmektedir (4). Satılan, ucuza kapatılan şirketler bizim milli üretim ve pazarlama şirketlerimizdir. Bize de borsamız yükseliyor diye sevinmek kalmaktadır. Ekonomimiz tüketim ekonomisidir ve büyük ölçüde ithalata dayalı montaj sanayidir. Savunma sistemlerimizin ihtiyaçları gene büyük ölçüde ithal ürünlerle karşılanmaktadır. TSK’nın gereksinimleri tüm ihtiyaçlar bazında %35, ana sistem bazında %79 yurtdışından ikame edilmektedir. Yurt dışından aldığımız savunma donanımının %80’i ABD’den gelmektedir.

2003’de AKP iktidara geldiğinde IMF’ye 32 milyar dolar borcumuz vardı, toplam borcumuz ise 218 milyar dolardı. Bugün IMF’ye borcu kapanmış olsa da Türkiye’nin toplam dış borcu 718 milyar dolara ulaşmıştır. AKP iktidarı kamu üzerinden borçlanmak yerine özel şirketler üzerinden süratle borçlanmaya devam etmiştir. Bu paralara Cumhuriyetin 80 yıllık birikimini özelleştirme adı altında yabancılara satarak elde ettikleri 55 milyar doları da ilave edelim. Bu dipsiz kuyuda bir sona gelinmektedir, mızrak artık çuvala sığmamaktadır. 2002-2012 döneminde Türkiye’nin dış borcu 22 milyar dolardan 7.7 milyar dolara gerilerken, kamunun dış borcu yüzde 598.8 artarak 38.6 milyar dolar artmış, özel sektörün dış borcu ise yüzde 425 artarak 183 milyar dolarlık rekor bir artış kaydetmiştir. Başka bir ifade ile son 80 yılda oluşan borç stoku 100 kabul edilirse, son on yılda buna 160 daha eklenmiştir (5). Merkez bankası rezervlerinin kısa vadeli borçları karşılama oranı 2002 yılında yüzde 169 iken, 2012 yılı sonunda bu oran yüzde 116’ya, cari açıkla birlikte yüzde 80.8’e indi. Bu dönemde Cumhuriyet döneminin bütün kazanımlarının kamuya yük oluyor diye satıldığı ve kamuya iç kaynak olarak kullanıldığı da unutulmamalıdır. Özelleştirme İdaresi açıklamasına göre; kamuya ait varlıkların satışından Mart 2013 itibariyle 44,7 milyar 84 milyon ABD doları gelir elde edildi. Bunun 34,7 milyar ABD dolarlık kısmı, Hazine ‘ye aktarıldı. Şüphesiz ki, bunun bir kısmıyla da IMF’ye olan 23.5 milyar ABD dolarlık borç kapatıldı ve marifetmiş gibi, “IMF ‘ye olan borç sıfırlandı” açıklamaları yapıldı. Enerjide başta Rusya olmak üzere oldukça dışa bağımlıyız. GSMH’a göre dünyada 16. sıradayız ama Kalkınmışlık Endeksi’nde 92. sıradayız. Türkiye, kişi başı reel milli gelirde hala 1960 Hollanda’sının bile gerisindedir (6).

AKP ve Türkiye

2000’li yıllarla birlikte ABD menşeli ılımlı İslam projesi, Gülen hareketi ve AKP hükümeti ile birlikte Türkiye’de hayata geçirildi. Bugün ABD’nin Türkiye içindeki kurgusunun ana (hizmet) unsuru olan cemaat, yüzlerce Türk subayı ve aydınını cemaatçi polisi ve yargısının kurduğu kumpasları ile hapse attırdığını unutturmaya ve mağduru oynamaya çalışıyor. AKP ise Türkiye’ye karşı yürütülen “büyük oyun” olan, dönüşüm projesine sadakatle devam ediyor. Türkiye’nin ekonomik, siyasi ve toplumsal anlamda yaşamakta olduğu bu köklü dönüşüm temelde ABD ile bağımlılık ilişkilerinin derinleştirilmesine onun büyük projelerinin bir parçası olmayı garanti etmeye yöneliktir. Dönüşüm ülke içi dinamiklerin baskı altına alınarak AKP iktidarının kalıcı hale getirilmesi karşılığında, Türkiye’ye Kürdistan dayatması (federalleşme) ve Büyük Ortadoğu’nun şekillendirilmesinde Türkiye’ye biçilen rolleri kapsamaktaydı. Türkiye'de son birkaç yıldır şiddetlenen ve TSK, hükümet, yargı, medya gibi unsurların içinde yer aldığı karmaşık mücadeleler, basitçe laik-İslamcı çekişmesinin çok ötesinde, uluslararasılaşan sermaye birikimi ve bunun beraberinde getirdiği yapısal dönüşüm ihtiyacı çerçevesinde anlamlandırılabilir. Terörle mücadelede, müzakere (diyalog) sürecine girilmesi bu rollerin bir parçasıdır. Küreselleşmenin temel amacı, ulus-devletleri küçük parçalara bölmek, böylece dünyayı tek pazarlı hale getirmek olduğundan, Türkiye topraklarında Kürdistan’ı kurma planları da bu tasarının bir parçasıdır. ABD ve AB ile bir suç ortaklığı üzerine kurulmuş ittifak çoktandır bir yol ayırımında ama henüz Batı alacaklarının tamamını tahsil edebilmiş değildir. İktidarın Batı ile dostluğu Kürtler konusunda vereceği tavizlere ve verilen yol haritalarına uyumuna bağlıdır ama Türk halkının duyarlılığı karşısında köşeye sıkışmıştır. Irak’ın kuzeyindeki Kürtlerle büyüme stratejisi izleyen iktidar, IŞİD sonrası ABD’nin Suriye’nin kuzeyinde bir koridor açarak “Türkiyesiz bir Kürdistan” planını açığa çıkarması ile bu ayırım daha da belirgin hale gelmiştir.

AKP’nin ilk 5 yılında milli gelir ortalama yüzde 7 artarken son 7 yılda ise yüzde üç arttı. Böylece milli gelirlerdeki artış Türkiye’nin son 60 yılındaki ortalama artışın altında kaldı (7). Altı yıldır kişi başına düşen milli gelirde 10 bin doları aşamadık, orta gelir düzeyine hapsolduk, patinaj yaptık. Yapılan hesaplara göre nüfusumuzun yüzde 20’si olan 14 milyon kişi, Avrupa ölçüsünde gelir sahibidir. Bu kesim için ülke ekonomisi, büyümektedir. Öte yandan 55 milyon kişi, iş ve aş bekliyor. İç ve dış borçları artırarak, halkı sefalet içinde tutarak, büyümekten söz edilemez. Türkiye’de nüfusun yüzde 10’luk bir kesiminin, düzenli bir geliri bulunmadığını ve yardıma bağımlı olarak yaşadıkları görülüyor. Nüfusun yüzde 25’lik bir kesimi ise, asgari ücret düzeyinde bir gelirle geçinmeye çalışırken, beslenme ve çocuklarının eğitimi alanında ciddî sorunlar yaşıyor. Kısaca, gelir gurupları arasında dengesizlik var, orta gelirli grup yok olmuş. Bu iki kesim, nüfusun yüzde 35’ini oluşturuyor (8). Merkez Bankası, bugünkü haliyle yüzde 30’a yakın aşırı değerlenmiş döviz kurunu korumaya çalışıyor. En ufak bir kur şokunun, sadece kur farkı yüzünden şirketler âlemini alabora etmesi işten bile değildir (9). ABD’nin IŞİD’a yönelik hava operasyonuna başlaması sonrası Türkiye’nin Irak ve Suriye sınırlarında yaşanan gelişmeler ve ABD'de faiz artırımlarının erken başlayacağı dedikodularını da arkasına alan Citibank ile Royal Bank, Türkiye’de yüklü miktarda döviz aldı. Citibank'ın adı 2001 krizinde en çok dolar çeken bankalar arasında geçmişti. Doları 2.27 TL ile 8 ayın zirvesine taşıyan operasyonun arkasından Londra çıktı (10). Merkez Bankası, piyasaya "buradayım" mesajı vermek için önce döviz satım ihalelerindeki miktarı artırdı ardından da bankalara verdiği likiditeyi kıstı. Bankanın likidite sıkılaştırması ile, piyasayı ihtiyacın yaklaşık 5 milyar TL altında fonlamasının ardından yüzde 9.07 seviyesinde olan gecelik faizler çift haneye çıktı.

2007 yılından itibaren AKP’nin yeşil sermayeye yer açmak için başlattığı tasfiye harekâtı büyük sermaye grupları ile aralarında kırılmaya neden oldu. Neo-liberal politikalar izlediğinde büyük sermayenin kabul edilebilir bulduğu AKP, türban gibi konularda 'açılım'a giriştiğinde karşısında orduyu, yargıyı ve TÜSİAD'ı görmeye başladı. TÜSİAD'ı rahatsız eden hususlar; toplumsal kutuplaşma ve ekonomide, siyasette var olduğu iddia edilen istikrarın kaybolma¬ya başlaması, AB rotasından çıkılmasıdır (11). AKP, kendi 'organik burjuvazisini' yaratmak için uğraş¬makta ve TOKİ ihaleleri, yerel yönetimler gibi kanallar aracılığıyla bu grubu beslemektedir. Nitekim sadece Türkiye’nin değil dünyanın sayılı ekonomi uzmanlarından Şevket Pamuk; Türkiye’de 2007 sonrası partiye yakın bir zümre yaratmanın en büyük ekonomik hedef olduğunu söyledi. Pamuk’a göre; "Yeni zenginler yaratmanın kolay ve hızlı yolu inşaattan geçiyor, sanayiden değil. Öte yandan inşaat Türkiye’nin görünen en büyük sorunlarından biri olan cari açığı çözmüyor, tam tersine derinleştiriyor (12).” Bununla birlikte, AKP'nin neo-liberal politikalarından TÜSİAD çevresindeki büyük sermaye de nemalanmaya devam etmektedir (13). Türkiye ekonomisinde büyük sermaye gruplarının belirgin ağırlığı devam etmektedir. Türkiye ekonomisi son 10 yılda iki kattan fazla büyürken, en zenginlerin serveti 4 kat arttı. 2004 yılında 1 milyar doların üzerinde serveti olan 24 aile varken, bugün bu sayı 57’ye yükseldi. Credit Suisse servet raporuna göre Türkiye’de 37 dolar milyarderi varken bu rakam Japonya’da 15. “21. Yüzyılda Kapital” kitabının yazarı Fransız ekonomist Thomas Piketty, Türkiye’nin Japonya’dan daha çok dolar milyarderi olması için “Dehşet verici. Servet eşitsizliğinin sadece yetenek ve inovasyonla alakalı olmadığını gösteriyor (14)” dedi.

Bugün Türkiye içine kapandı, yabancı sermaye güvenmiyor ve gelmiyor, gelen para da proaktif değil, çare olarak kara para kullanılıyor. Hükümet, Ortadoğu’da terör bataklığına bulaşırken, kara para trafiğine de daldı. İran ile altın-gaz alışverişi, Suriye’deki cihatçılar, Yasin el Kadı, Saleh al Aruri, Hamas bağlantıları, İnsani Yardım Vakfı (İHH) ile bağlantıları bu trafiğin ifşa olmuş kanallarıdır. El Kaide finansörü Yasin El Kadı'nın kara parasını Türkiye'de akladığını ortaya koyan görüşme kayıtları rüşvet ve yolsuzluk soruşturması dosyasına girdi (15). Hamas’ın önde gelen liderlerinden Saleh al Aruri de dışardaki faaliyetlerini Türkiye üzerinden yürütüyor, ülkemizde finansal kaynak sağlayıp bunu terör gruplarına aktarıyor. Erdoğan’ın yönettiği kara para ve rüşvet trafiği içinde Türkiye’ye son on yılda başlıca 6 adresten kara para ve rüşvet geldi; Suudi Arabistan ve Katar, İran, Rusya, Azerbaycan, Çin ve Irak’ın kuzeyi. AKP, bu paraları ekonomiye katkı olsun diye kullanmadı. Taksim Gezi Parkı’ndaki paylaşım İstanbul rant pazarı haline gelmesi de bu kara para trafiğinin bir yansımasıdır. İstanbul gibi bir şehrin sırf yabancı sermayenin yatırımı için projelendirilip, parsellenmesi, ülkemizin milli ekonomisi ve ulusal stratejilerini baltalamaktadır (16) Elde edilen kara paranın, rüşvetin çoğu sözde bir havuz oluşturularak, AKP’ye hizmet edecek medya oluşturmaktan seçim yardımlarına kadar pek çok alanda kullanıldı. Türkiye’ye kayıt dışı olarak giren ve kaynağı belli olmayan yüklü miktarda altın ve döviz, aklanarak sisteme sokuldu (17). Başta ATV-Sabah medya grubu ve BMC gibi TMSF tarafından el konulan kuruluşların el değiştirmesinde kayıt dışı paralar kullanıldı. Başbakan Erdoğan’ın bizzat telefonla iş adamlarını arayarak, para topladığına ilişkin ses kayıtları medyada yayınlandı. 17 ve 25 Aralık 2013 tarihleri ile aysberg’in görünen ucu ortaya çıkmıştır.

Sonuç

Son on yıldır Türk halkı; “ezber bozanlar”, tarihimizi “resmi tarih” diye değiştirmeye kalkanlar, askeri vesayeti kırma görüntüsü altında sivil darbelerine örtü yaratanlar, Türkiye demokratikleşiyor ya da artık analar ağlamıyor diyerek bölücülerin isteklerini dayatanlar arasında büyük bir kavram kargaşası yaşıyor. Böylece bu ülkeyi bir arada tutan değerler bir bir yok ediliyor, devlete olan güven azalıyor, ulus-devlet yapımızın sigortaları gevşiyor, halk kutuplaştırılıyor, halkın gerçek gündemi karartılıyor. Ortadoğu’da “yükselen güç” olmak için Türkiye’ye dayatılan politikaların arkasında ABD’nin çıkarları, dönüşüm politikaları ve bunu bize telkin eden sinsice örülmüş bir kurgu vardır. Bugün Tür¬kiye burjuvazisi, ABD ve AB ile olan ağlarına dayanmak suretiyle, BOP çerçevesinde yabancıların kuracağı yeni Ortadoğu’da bir 'bölge gücü' olmak için uğraşmaktadır. Türkiye’ye anlatılan “yükselen güç” masalı budur. Yeni Osmanlıcılık denen yolda 2023, 2053, 2071 gibi gizli hedefleri olan hükümet, Başkanlık sarayı inşa ettikten sonra, devleti tamamen ele geçirme yolunda şimdi de Ak MİT ve AK Polis’ten sonra şimdi de Ak Ordu kurma peşindedir. Buna Jandarma’nın ile başlamaktadır. Bu gizlenen gündemin örtüsü olarak, Türk halkına ise “yükselen güç Türkiye” yalanı söylenmektedir. Hükümete göre, Yeni Osmanlıcılık politikası Türkiye’nin şahlanması anlamına gelmektedir (18). Ancak, deniz bitmiş, kara para ile dönen dolapların da sonuna gelinmiştir. Hukuksuzluk ve yolsuzluklarla hiçbir hükümet ayakta kalamaz. Hükümet kendi kurduğu paralel yapılar ile yükselen güç olmayı değil, ancak kanunlardan korunmayı amaçlıyor. Türkiye’nin geleceğini hazırlayacak, milli düşünebilecek yeni ve Atatürkçü bir kadroya ihtiyacı vardır. Zaman; düne değil, geleceğe bakma, ülkenin gerçeklerine uygun politikalar ve reformlar yapma, son on yılda sivil darbenin yıktıklarını bertaraf etme zamanıdır.

Doç. Dr. Sait Yılmaz
Twitter: @DocDrSaitYilmaz

Kaynakça

(1) Merkez Bankası, Uluslararası Yatırım Pozisyonu Raporu, Ankara, Aralık 2012, s.15.
(2) Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü, Yabancı Sermaye Raporu, Hazine Müsteşarlığı, Ankara, 2005, s.2-6.
(3) Mustafa Sönmez, 24 Ocak: Neoliberal ‘Yık-Yap’ta 32 Yıl, Cumhuriyet, (5 Nisan 2013).
(4) Bülent Soylan, Kral Çıplak Halk Çıplak, Boyut Yayın Grubu, İstanbul, 2009, s.76.
(5) Bahar Aşçı, IMF’ye Borç Bitti Ama.., 21. Yüzyıl Enstitüsü, (13 Mayıs 2013).
(6) Barış Balcı, Türkiye’nin Asıl Açığı İnsan Gücü, Hürriyet, (7 Kasım 2013) içinde Harvard Üniversitesi Ekonomi Profesörü Ricardo Hausmann’ın açıklamaları.
(7) Ezgi Başaran, 2007 Sonrası Partiye Yakın Bir Zümre Yaratmak En Büyük Ekonomik Hedef Oldu, Hürriyet, (01 Aralık 2014).
(8) Sencer Ayata, Orta Sınıf Yoksulluğa Yuvarlanma Tehlikesiyle Karşı Karşıya, Radikal, (30 Mayıs 2010).
(9) Mustafa Sönmez, Dış Sermayenin Altında Kalmak, Cumhuriyet, (25 Ocak 2013).
(10) Hürriyet, Doları Bu İki Banka mı Yükseltti, (27 Eylül 2014).
(11) Mustafa Sönmez, 2000'ler Türkiye'sinde AKP, Hâkim Sınıflar ve İç Çelişkileri, İlhan Uzgel ve Bülent Duru (Der.) AKP Kitabı, Bir Dönüşümün Bilançosu İçinde, Phoenix Yayınevi, (Ankara, 2009), s.184.
(12) Başaran, Age, (01 Aralık 2014).
(13) Sönmez, Age, (2009), s.180-181.
(14) Thomas Piketty, Servet Vergisi Koyun, Hürriyet, (11 Kasım 2014).
(15) Özer Sürmeli, El Kadı, Erdoğan'ın Yardımı ile Türkiye'de Kara Para mı Aklıyor? (02 Mart 2014).
http://www.ulusalkanal.com.tr/gundem/el-kadi-erdoganin-yardimi-ile-turkiyede-kara-para-mi-akliyor-h20376.html
(16) Nusret Kebapçı, Küresel Sermaye Kazandı, Milliyet, (04 Ekim 2010).
(17) Sol Gazetesi, CHP'li Erdoğdu Erdoğan'a Kara Para Trafiğini Sordu, (21 Ocak 2014). http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/chpli-erdogdu-erdogana-kara-para-trafigini-sordu-haberi-86185
(18) Ömer Taşpınar, Yeni Osmanlıcılık ile Kemalizm Arasında Türkiye’nin Orta Doğu Politikaları, Carnegie Endowment for International Peace, (8 March 2009).
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.