Şimdi nerede o insanlar, demek ki bu dünya yalan!

35 yıldır gece gündüz Likya’nın başkentini bekleyen ören yeri bekçisi Durmuş Kiraz’la efsaneyle gerçeğin iç içe geçtiği sıra dışı bir sohbet.

Şimdi nerede o insanlar, demek ki bu dünya yalan!

35 yıldır gece gündüz Likya’nın başkentini bekleyen ören yeri bekçisi Durmuş Kiraz’la efsaneyle gerçeğin iç içe geçtiği sıra dışı bir sohbet:

“Burası benim nefeslenme alanım. Evim gibi. Geceleri bazen burada yatarım. Mesela gece böcekler şuraya gelir oynaşırlar. Şu tiyatronun olduğu yere bakarım kimi zaman. Derim ki ‘burada ne eller koptu alkışlamaktan. Nerede şimdi o insanlar? Şimdi bu karanlığın içinden tek bir sigara ışığı kadar birinin geçtiğini görsem, bu dünyanın varlığına inanacağım. Ama yok! Göremiyorum. Demek ki yalan bu dünya, fani. Bu kara toprak bir gün hepimizi bağrına basacak…”

SABAHIN NEŞESİNİ YİTİREN TOPRAKLARDAN YİNE DE UMUT KESİLMEZ


Yeryüzünün en çarpıcı coğrafyalarından biri olan Türkiye, giderek renklerini yitiren bir kara parçası haline geldi. Bir sabah uyandığınızda içinizde duyduğunuz o sabah neşesi yerini sessizce boğuntuya bırakıyor. Roma’nın taşlarına Bizans’ın kiremitini ekleyip, Horasan harcıyla kararak dünyanın en sade ama en zengin yaşamlarının sürdüğü bu toprakların insanı binlerce yıldır hiç bu kadar yorulmamıştı.
Konya’nın bulgur pilavına Antep’in üzüm hoşafını, Trakya’nın etine, Ege’nin sütünü, Afyon’un kaymağına Kars’ın balını katık eden bu toprakların insanının tadı, bunca açlık pornografisi gibi duran yeme içme furyasının içinde hiç bu kadar kaçmamıştı...
Bursa’nın ipeğini, Rize’nin ketenini, Toroslar’ın kılını, Ankara’nın yününe alaca edip kuşanan bu toprakların insanı, bunca tüketim hoyratlığı içinde hiç bu kadar çıplak ve ruhsuz kalmamıştı…

İnsanı insan kılan değerlerin filizlendiği, yaşam bulduğu Anadolu coğrafyasının dört bir yanına tespih taneleri gibi dağılmış pek çok değer, her şeye karşın “yine de bu topraklardan umut kesilmez” düşüncesine olan inancımızı sürdürüyor.

KSANTOSLU DURMUŞ KİRAZ’IN ÖYKÜSÜ, BU TOPRAKLARIN ÖZETİ

Bugün o değerlerden biriyle tanıştırmak istiyorum sizleri. Adı Durmuş Kiraz. 67 yaşında. Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Kınık köyünde yaşıyor. Daha doğrusu Kınık’ın kıyısında kurulduğu, bir zamanlar Likya uygarlığına başkentlik yapmış Ksantos antik kentinde, kentle birlikte yaşıyor. Ben ona ‘Durmuş Amca’ diyorum. 67 yıllık ömrünün 35 yılını Ksantos’un kalıntıları arasında geçirmiş. Yıllar önce Ksantos’a gittiğimde o gün antik kenti bir bakan ziyaret edecekti. Heyetteki bir dostumu beklemek için kalıntılar arasında oyalanırken, Bakan’a bilgi vermek için hazırlanan yetkililerden birinin Durmuş Amca’dan Ksantos’taki ünlü Obeliks hakkında bilgi aldığını gördüğümde şaşırmıştım. Durmuş Amca kendi yerel aksanıyla Obeliks ve üzerindeki yazılanlar hakkında yetkiliye bilgi veriyordu. Üzerinde yaşadığı coğrafyaya böylesine ilgili ve onun değerlerini anlamaya çalışan Durmuş Amca ile sonraki ziyaretlerimde de zaman zaman karşılaştık. Ancak uzun uzun konuşmak, onun dünyasına daha yakından bakmak bu son ziyaretimde kısmet oldu…

Eşen Irmağı’nın kıyısında, bir zamanlar Likyalı savaşçıların teslim olmaktansa ölmeyi yeğleyerek kendilerini sulara bıraktığı Ksantos’un batı terasında bir kayanın üzerine oturup koyu bir sohbete başlıyoruz Durmuş Amca’yla. Sekiz kardeşin en büyüğüymüş. Kazı işçiliğinin dışında sıvacılık, kuyu kazıcılığı ve başka pek çok işte çalışarak çocuklarını büyütmüş. “Şimdi çoru çocuğu dağıttım. Altı çocuğum, sekiz torunum var” diyor ve başlıyor anlatmaya:

‘BU MEZARI KİM BEKLEMEK İSTER?’

“1965 yılı olmalı… Askerden geldiğimde burada kazılar başladı, ben de işçi olarak Ksantos kazılarında çalışmaya başladım. Yetişkinlere güde 2,5 lira, bize de 5-10 kuruş veriyorlardı yevmiye olarak” diye başlıyor anlatmaya. Kazılar sürerken bir gün mezar ortaya çıkarılmış. Ancak çalışmalar uzayıp hava karardığı için mezarın açılması ertesi güne kalmış. Ama her zaman arkeologlardan daha erken davranan defineciler kokuyu alıp o gece arkeologların açamadığı mezarı açmışlar ve içindeki kimi eşyaları çalmışlar. Ertesi günü kazılardan sorumlu olan Profesör kazı işçilerine seslenir: “bu mezarın başında bekçi olarak kim kalmak ister?”

Yaklaşık 70 kişilik kazı işçisi ekibinden ses çıkmayınca Durmuş Kiraz atılır ve tedirgin Profesöre “Hocam ben kalırım” der.

‘MEZARLARIN ORTA YERİNE YATAĞI SERİP BEKLEMEYE BAŞLADIM’

Bundan sonrasını Durmuş Amca’dan dinleyelim: “Hoca bana ‘ne istersin gece kalmak için?’ diye sordu, ‘gündüz amelenin başında duracağım, gece burayı bekleyeceğim. ‘Gündüz için bir yevmiye gece için de iki yevmiye’ dedim. Kabul ettiler ve mezarların orta yerine yatağı serip beklemeye başladım…”

‘ÇÜNKÜ BENİM DELİ OLDUĞUMU BİLİRLERDİ’

Yanık teni, ışıltılı gözleri, pala bıyıkları ve dik duruşuyla bugün de oldukça karizmatik bir görünüme sahip olan Durmuş Amca, o günlerde antik kenti beklediği süre boyunca hiçbir sıkıntı yaşanmadığını anlatıyor: “Çünkü benim deli olduğumu bilirlerdi. Bu memleketin çocuğu olduğum için yolun neresinden ne geleceğini iyi bilirdim. Adam buradan gelemezdi bana! Ya şu köşeden gelecek, ya da bu taraftan… Öyle bir şey olsa gözünün yaşına bakmazdım. Benim anam ağlayacağına onun anasın ağlasın. Bana diyorlar belden aşağı… Ben gece yarısı metreyle belinden aşağısını mı ölçeceğim. Sıktım mı bitti. Kurtarma şansı yoktu! Bu yüzden kimse gelemezdi…”

‘SENİ ANA DOĞURDU DA BENİ SIĞIR DOĞURMADI!’


“Eskiden devletin resmi bekçisiydim, bize mavzer veriyorlardı. Kendimizi güvence altında tutuyorduk” diyor Durmuş Amca, ancak ülkedeki pek çok ören yeri gibi Ksantos’un da gişe işletmesi ve güvenliğini sağlama işi özelleştirilmiş. Durmuş Amca bu konuda dertli: “Şimdi silahımı teslim ettim, hiçbir şeyim yok. Gönüllü olarak buradayım. Burada ne ararsan karşına çıkıyor. Ama biz hepsini açığa vermek istemiyoruz. Burada kaçak kazıcılarla da karşılaştım. Şimdi dışarıdan geliyorlar, eskiden silahım vardı, şimdi güvencem yok bir şey yapamıyorum. Jandarmaya telefon ediyorum, Jandarma diyor ki ‘ölü var mı?’; yahu öldükten sonra seni ben ne yapacağım. Ben sana bir ihbarda bulunuyorum. ‘Burada kaçak kazı var’ diyorum. Sen buna bir önlem almazsan ben nereden alacağım. Soruyorum ben canımı alanda bulmadım. Seni ana doğurdu da beni sığır doğurmadı. Onun için güvencemiz yok ben de ne gördüm ne görmedim…”

LİKYA KRALININ KUMA GETİRDİĞİ TALİHSİZ LETO’NUN ÖYKÜSÜ

Ören yerinin özelleştirilmesinin ardından Durmuş amca yaz aylarında kazı olduğunda çalışıyor, harçlığını çıkartıyor. Diğer zamanlarda ise 35 yıldır her köşesini avucunun içi gibi ezberlediği antik kenti gezmeye gelenlere gönüllü rehberlik ediyor. Bu arada yerel aksanıyla konuştuğu birkaç yabancı dili bile öğrenmiş. Onu kimi zaman gelen turistlere direktif verirken, kimi zaman da Likyalı’ların destansı kahramanlıklarını anlatırken bulabilirsiniz. Ama en çok da Anadolu’nun ana tanrıçalarından Leto’nun öyküsünü daha dün yaşanmış gibi anlatması yakışıyor ona: “Bu kadının adı Letonia. Likya kralının karısının üstüne kuma geliyor bu. Ve biri kız biri de oğlan ikiz bebekler doğuruyor. Oğlanın ismi Apollon, kızın ismi de Artemis. Likya kralının üstüne kuma geldiği için kralın karısıyla geçim sağlayamayınca bu kadın çocuklarını da alıp şurada 6 kilometre aşağıda dağın arkasındaki yere kent kuruyor ve bu kente kendi ismini veriyor. Letoon’da Apollon ve Artemis tapınaklarını kuruyor. Ama bu kadına orada da kurbağalar düzen vermemişler. Talihsiz bir kadın olduğunu da böylece teyit etmiş bulunuyoruz biz…”

BUGÜN DE LETO’NUN KADERİ YAŞANIYOR


Durmuş Amca, efsaneyle gerçeğin, dünle bugünün çarpıcı biçimde birbirine geçtiği bu toprakların diliyle öğrendiklerini, duyduklarını, gördüklerini harmanlayıp söylenceye dönüştüren Anadolu insanının samimiyetiyle anlatıyor. O ana tanrıça Leto’nun başına gelen talihsizliğe bugün yaşanmış gibi üzülürken, “bu gün de bu topraklarda benzeri hikâyeler yaşanıyor aslında değil mi?” diye soruyorum. Yine aynı içtenlikle yanıtlıyor: “Evet, yaşlanıyor. Yayladan buraya kuma geliyor birisi… Mesela geçinemiyor, çolunu çocuğunu bırakıp varıp gidiyor. Mesela adam doğudan bir kız getirmiş, ‘burada şunum var bunum var; yatım var katım var’ diye atmış tutmuş sıkılamış. Kızdan iki üç çocuk sahibi olduktan sonra götüne tekmeyi vurup gönderiyor. Böyle çok var…”

İSKENDER KSANTOS’U HARACA BAĞLAMAK İSTEYİNCE…


Bir yandan yürüyüp bir yandan da sohbet ederek, Eşen Irmağı’nın yamacındaki terasa geliyoruz. Burası Ksantos’luların kentlerini savunurken teslim olmaktansa ölmeyi yeğleyerek kendilerini Eşen’in sularına attıklar yermiş. Durmuş Amca’dan bildiği kadarıyla bu hikâyeyi anlatmasını istiyorum:

“Likyalılar buraya yerleştiği zaman ticaret kolonisi kuruyorlar. Sedir ağacı, zeytin yağı, sünger ve balık gibi ürünlerin ticaretini yaparak parayı buluyorlar. Ama bir gün Büyük İskender geliyor ve Likya kralına ‘bana kazancınızdan yüzde 10 vergi vereceksin’ diyor. Likya kralı da ‘ben seninle alışveriş etmedim ki dostum, sana neden vergi vereceğim?!’ diyor buna. Alırdın alamazdın bunlar bir gerginlik yaşıyorlar ve ardından savaş çıkıyor. Likyalılar bu savaşta yenileceklerini akılları kesince kadınlar ve çocukları ateşe atıyorlar. Erkek kısımları da dövüşerekten terastan kendilerini nehre atarak intihar ediyorlar. İskender kente geldiğinde bir bakıyor ki tek bir Likyalı kalmamış. Bu facia olduğu zaman kentten kurtulanlar dağlara çekilmişler. Sonra buraya gelerek şehri yeniden kurmuşlar. Ama bu sefer de Persler aynı şekilde saldırmış bu şehre. Yine aynı şekilde teslim olmaktansa ölmeyi seçmiş Ksantoslu’lar. Bu facianın ardından ‘evlerimizi bağlarımızı yaktılar yıktılar. Evlerimizi mezar ettiler, bizi yerle beraber ettiler. Kahrolsun Brütüs’ diye lanet okumuşlar. Sonra erken dönem Bizans İmparatorunun eline geçiyor burası. Eskiden Arneai diye anılıyormuş. Ardından Araplar işgal ediyor, daha sonra da bizim Sultanların eline geçiyor burası.”

‘ŞİMDİ HERKES BORÇLU, PARAYI KARIYLA KIRIYLA YEMİŞLER’

Durmuş Amca Likyalı’ların özgürlüklerine düşkün olmalarını takdir ediyor. Bazı geceler bu kalıntıların arasında dolaştığını, gecelediğini anlatıyor.

“Şimdinin insanının başına böyle bir şey gelse bunlarda bunu yapacak bir yüz yok” diyor, biraz da kızgın. Bugün seralarla kaplı olan Kınık ovasına bakarak anlatıyor: “Buralar Likya döneminde komple denizmiş. Sonra Eşen çayı doldurdukça deniz 15 kilometre çekilmiş. Benim çocukluğumda da bu ovanın her yanı göldü, Menderes zamanında kuruttular. O zaman burada sinek çoktu ama güzel bir hayat vardı. Bu halk şimdi burada domates, fasulye ve patlıcan yetiştirip satıyor. Ama bugün tohumu İsrail’den geliyor. Şimdi köylüler para da kazanmıyorlar. Herkes borçlu. Meyhanede, kumarhanede, karıyla- kırıyla yemişler içmişler. Şimdi ödemeye gelince ‘domatesler para etmedi’ diye ağlıyorlar. Borcunu ödeyemiyorsan namusunu koruyamazsın. Çoluk çocuğunu koruyamazsın. Bu bir gurur meselesi. Ben kahveye gittiğimde bunları duyunca, ‘arkadaş benim kafam yorgun, ben buraya kafamı dinleyeme geldim’ diyorum. Sen ağlayacaktın da neden bu kadar dönüm sera yaptın? Yaparken bana mı sordun? Ondan sonra gelinine bir araba almışsın, kızına bir araba, kendine bir araba. Neyine gerek araba. Bunların vergisi zaten seni çökertmiş.

‘DURMUŞ, BUNLAR DOĞAYI BOZUYOR BUNU KULAĞINA İYİCE SOK’

Eskiden göl boyunca kamışların içinden gidiyordun. Yiyeceğin kadar kuş vurabiliyordun. Ama şimdi yok. Şimdi yağmur yapmıyor. Orman olmayınca yağmur yağar mı? Şu aşağıdan geliyor yağmur bulutu, buraya tek damla düşmeden böyle dağın eteğinden geçip gidiyor. Ben buna hayret ediyorum. Geçenlerde bilim adamlarımızdan birine ‘Hocam, neden böyle oluyor bu?’ diye sordum. Seraları göstererek, ‘Durmuş’ dedi, ‘bunlar doğayı bozuyor. Birkaç yıl içinde bunlar kanser nedeni olacak bunu kulağına iyice sok. Her çeşit ilaç kullanılıyor, farkında değil misin?’ diye sordu bana.”

‘KÖYLÜCE EL ELE VERİP ŞURAYI TEMİZLESEK…’

Köylüden yana da bir hayli dertli Durmuş amca. “Ben burada çok şey yaşıyorum da anlatamıyorum” diyor: “Köylüce el ele versek şu yeri temizlesek. Çalıları, çırpıları süpürsek. Gelenler buranın güzelliğini bir görse. Serayı bıraksak da bu antik kente önem versek. Buralarda atalarımızdan kalma topraklarda küçük işletmeler kursak. Geçimimizi bununla sağlasak daha sağlıklı bir hayat yaşasak… Bunları hayal ediyorum ama köyden buna yanaşan olmuyor.”

‘ESKİDEN ADAM KESSEN DUYULMAZDI, ŞİMDİ OSURSAN DUYULUYOR’

Durmuş Amca’ya göre radyo, televizyon, bilgisayar ve telefonlar çıkalı nesil değişmiş: “Şimdiki çocukların önüne düşüp de şunu yapalım dediğin zaman geçmiştir. Ama bundan 30 yıl evveli bize büyüklerimizin söylediğine göre biz burada adam da assak adam da kessek bu dışarı çıkmazdı. Hiçbir yerde duyulmazdı. Ama şimdi şurada osursan öte yanda adam ‘sen filan yerde filan kişinin yanında osurmuşsun’ diyor. Onun için şimdi birine güvenip de bir şey yapma şansın kalmamıştır.”

‘BURAYA GELİNCE İÇİM AÇILIYOR’

Kendine göre yörenin gerçekliğini vurgulayarak anlatıyor meramını Durmuş Amca. “Ekmeğiyle 6 çocuk yetiştirdim” dediği Ksantos onun en büyük dostu olmuş. Kahveyi, boş muhabbeti sevmediğini söylüyor. Gün batımına doğru Ksantos’tan yavaş yavaş ayrılmaya koyuluyorum. Antik kentin ünlü anıt mezarlarından birinin altında soluklanıyoruz biraz da. Bu kentin ona nasıl bir ilham verdiğini soruyorum Durmuş Amca’ya. “Buraya gelince rahatlıyorum, içim açılıyor” diye başlıyor anlatmaya:

‘NEREDE ŞİMDİ O İNSANLAR, DEMEK Kİ BU DÜNYA YALAN’

“Burayı bırakıp gittiğimde içim kararıyor. Acaba bir şey mi oldu diye düşünüyorum. Burada bizim iki kıymetli mezarımız var. Acaba biri bir şey mi yaptı diye meraklanıyorum. Sabah namazında kalktığım gibi gelip önce bu mezarları tanıyorum. Sonra tiyatroyu. Sonra içim rahatlıyor… Bazen buradaki taşlarla kendi kendime konuşuyorum. Arada bir çayımı içer otururum. Burası benim nefeslenme alnım. Evim gibi. Geceleri bazen burada yatarım. Mesela gece böcekler şuraya gelir oynaşırlar. Şu tiyatronun olduğu yere bakarım kimi zaman. Derim ki ‘burada ne eller koptu alkışlamaktan. Nerede şimdi o insanlar? Şimdi bu karanlığın içinden tek bir sigara ışığı kadar birinin geçtiğini görsem, bu dünyanın varlığına inanacağım. Ama yok! Göremiyorum. Demek ki yalan bu dünya, fani. Bu kara toprak bir gün hepimizi bağrına basacak. Bu ölümün tadını tatmayacağım diyen biri olamaz diye düşünüyorum.”

HÜDA-İ NABİT’LERDEN BİRİ

Ksantoslu Durmuş Kiraz’ın öyküsü bu toprakların özeti. Üzerinde yaşadığı coğrafyanın kültürünü, dilini, kimliğini giderek daha çok tahrip edip yozlaştırarak neyidüğü belirsiz bir zamane bulamacına dönüştüren zevatın insanda yarattığı kekreliğe inat bir parmak halis muhlis Anadolu balı. Çorum’da, Aydın’da, Antalya’da ya da Çanakkale’de, Hasankeyf ya da Yalvaç’ta; tarihle ve kültürle yoğrulmuş bu toprakların her zerresine sinmiş o sonsuz akışa dokunabilen Hüda-i Nabit’lerden sadece biri o. Biliyoruz, devran döndükçe sonuncusu da olmayacak…






Yusuf Yavuz
ulusalkanal.com.tr




Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.