‘Tıraşsız, dolmuşçu milletine kendini harcama, değmez!’

Türk akademisyen, “Amerikan mandası olsaydınız kurtulurdunuz” diyen Fransız hocanın kendisine yazdığı mektuba nasıl yanıt verdi?

‘Tıraşsız, dolmuşçu milletine kendini harcama, değmez!’

Yusuf Yavuz

Bugün sizinle çok çarpıcı bir mektubu ve bu mektubun en az kendisi kadar çarpıcı olan öyküsünü paylaşmak istiyorum…


YIL 1980, MARMARA ÜNİVERSİTESİ…
Ama önce bu mektubun hangi dönemde, kime ve neden yazıldığı konusunda birkaç ayrıntıyı paylaşmak gerek. Yıl 1980. Türkiye’nin 12 Eylül karanlığına doğru hızla sürüklendiği günler. O çalkantılı günlerde Marmara Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlayan hukuk kökenli bir akademisyen, uzun yıllardır Türkiye’nin en önemli eğitim kurumlarından birinde görev yapan Fransız kökenli bir eğitimciden mektup alır…

O AKADEMİSYENİN KİMLİĞİ…
O akademisyenin kimliği hakkında kısa bir not düşelim: Türkiye’nin ateş çemberi içine alındığı günlerde İstanbul Cumhuriyet Savcısı olarak görev yapan, ardından da DGM Savcısı olarak İstanbul’daki tüm siyasal davaların savcısı olarak görev yapan akademisyen, 1977’deki kanlı 1 Mayıs olayıyla ilgili açılan davaya bakan mahkemede görev alır. Ancak davanın kanlı saldırının asıl failleri yerine, ‘feri’ faillerine karşı açıldığını, sanıkların ifadelerinin gelişigüzel alındığı, bu yolla gerçeklere ulaşılamayacağı yönünde mahkemeye sunduğu ‘mütalâa’nın ardından dönemin İstanbul Başsavcısı Osman Ateşoğlu tarafından görevden alınır; bunu Savcılık mesleğinin onuruna yediremeyince de istifa eder. Bir süre Sarıyer’de Savcılık yaptıktan sonra da doktora yaparak Marmara Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olur.

BİR KİTAP YAZDI, FRANSIZCA HOCASINI KIZDIRDI
Ancak onun ilgisi yalnızca hukuk alanıyla sınırlı değildir. Toplumsal ve siyasi gelişmeleri yakından izleyen akademisyen, bu sırada emperyalizmin ve batılılaşma sürecinin Türk yazınına olan etkisini örneklerle gözler önüne serdiği, 'Topluma Karşı Türk Yazını' adını taşıyan bir kitap yayınlar. Adından da anlaşılacağı gibi bir tür batılılaşma ve emperyalizm eleştirisi olan bu kitabın yayınlanmasından kısa bir süre sonra kendisine gönderilen iki sayfalık, daktiloyla yazılmış o tarihi mektubu alan akademisyen, mektubu açar ve okumaya başlar…

‘ESERİNİZİ BÜYÜK İLGİYLE OKUDUM, ANCAK…’
8 Mayıs 1980 tarihini taşıyan mektup, şu sözlerle başlar: “ Dr. ……, yirmi seneye yakın Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nde Fransızca öğretmenliği yapmış olan ve bütün bu seneler boyunca Türk kültüründe özel, 'unique', gerçekten değerli bir şeyler bulmağa çalışan bir yabancı (yoksa gavur mu diyeyim) olarak yeni çıkan 'Topluma Karşı Türk Yazını' adlı eserinizi büyük bir ilgi ile okudum...”

‘TÜRK KÜLTÜRÜ İLKEL, AVRUPAİ KÜLTÜR İNSANLIĞIN ERİŞEBİLDİĞİ EN YÜKSEK DÜZENDİR!’
Osmanlı’nın son dönemlerinden Cumhuriyet’e, Türk toplumunun geçirdiği buhranları aydın sorumluluğu içerisinde inceleyip kaleme alan Prof. Dr. Niyazi Berkes’in ‘200 Yıldır Neden Bocalıyoruz?’ sorusuna yanıt olacak nitelikteki mektup, dozu ayarlanmış övgü ve yergiye, biraz da aşağılama sosu ekleyerek devam eder: “Bir taraftan Orta Asya'dan gelmiş bir cenkçi göçebe kavminin kültürü, öbür tarafta sathi bir Avrupai snobizm. İkisi birbirinden repülsif ('itici' demek istiyor). Ama gerçeğe inersek ne buluruz? Türk kültürü dediğiniz, ya pirimitif köylülerin folkloru veyahut Arap veya Pers taklidi, veyahut Ermeni, Rum ve Musevi artizanların yaptıkları sanat eserleriydi. Avrupai kültürü ise insanoğlunun bugüne kadar erişebildiği en yüksek düzendir.”

ÇİZMELER DEĞİŞTİKÇE BİR GÜN MİSSURİ GELDİ İSTANBUL LİMANINA
Mektuba kısa bir ara verip biz yine kendisine bu mektubun yazıldığı akademisyenin ilerleyen yıllarda kaleme aldığı bir başka çalışmadan kendi yaşamının satır aralarına ait birkaç cümleyi paylaşalım: “…Çocukluğumun ilk yılları savaş dönemine denk geldi. Babam subay, annem öğretmendi. Babamın üniforması, rengiyle, biçimiyle hemen hemen Alman subaylarının üniformalarının eşiydi. Savaşın bitiminde bu üniforma İngiliz subaylarınınkine benzedi; daha sonra da Amerikalılarınkine… Babam önceleri ‘çizme’ giyiyordu, sonra adına ‘Çörçil’ denen postal, daha sonra bu ‘Çörçil’ler, ‘Ruzvelt’ oldu. Böylece çok partili düzene geçmiş oluyorduk. Günlerden bir gün, Amerikalıların ‘Missuri’ savaş gemisi geldi İstanbul Limanına. (…) Türkiye bayram yerine dönmüştü. Türk ulusu kıvanç içindeydi… Demokratikleşme sürecimiz iyice hızlanmıştı…”*

‘BEYEFENDİ, BÜTÜN BUNLAR SİZE BATININ EMPOZESİ’
Adeta kaderin bir cilvesi gibi mektup tam da bu kişisel yaşam öyküsündeki dönüşümün neden ve sonuçları arasındaki sağlamayı yaparcasına ilerlemeye başlar. Biz yine kaldığımız yerden dili giderek küstahlaşan ve çirkinleşen bu mektubu okumaya devam edelim: “Beyefendi, traşlı olmaya özen gösteren, beyaz gömlek giymeyi seven, bir diplomata yaraşır şekilde kravat ve kostüm giymeyi, pipo içmeyi, Avrupai stilde gözlük takmayı seven, çok okumuş bir insansınız. Bütün bunların Türk kültüründe yeri yoktur. Bunlar esasen burjuva veyahut Avrupa taklitçiliği değildir. Bunlar medeni insanların normal olarak istedikleri şeylerdir. Ve bütün bunlar Batının Türkiye'ye empoze etmiş olduğu şeylerdir.

‘AMERİKAN MANDASI OLSAYDINIZ DURUMUNUZ DAHA İYİ OLURDU’
Beyefendi, Türkiye'ye Amerikan mandacılığı empoze edilmiş olsaydı Türkiye'nin bugünkü durumu olduğundan çok daha iyi olurdu. Çünkü ne olurdu? Amerikalılar gelirdi, yol, köprü, hastane, okul vs, vs yapardı. Ondan sonra bütün eski kolonilerde olduğu gibi siz Amerikalılara karşı bağımsızlık savaşı yapardınız ve bugün hem hür, bağımsız bir ülke olurdunuz, hem de medeniyetin verebildiği bütün nimetlerden faydalanmış olurdunuz. Ama Türkler hiç bir zaman yabancı ülkelerden akılcı bir şekilde faydalanamamıştır.

‘TÜRKİYE’DEKİ KÜLTÜR 5. SINIF SÖZDE KÜLTÜRDÜR’
Sizin gibi aydın kişiler, gerçekten Avrupa'daki veyahut Amerika'daki entellektüellerden kalite bakımından hiç daha değersiz değilsiniz. Ama bütün değerinizi Avrupa kültüründen almış olduğunuz şeylere borçlusunuz. Bunu kabul etmek zordur. Çünkü hiç kimse geldiği ülkenin veyahut kültürünün değersiz, bir hiç olduğunu kabul etmek istemez ama öyledir. Türkiye'deki kültür nedir ki? Ya beceriksiz bir Avrupa taklitçiliği veyahut taş devri neanderthal bir pirimitif folklorik, dolmuşçu, tıraşsız, sokakta tüküren, arkadaşını 25 kuruş için öldüren, düzensiz, 5. sınıf sözde kültürdür.

‘TIRAŞSIZ, DOLMUŞÇU MİLLETİN İÇİN KENDİNİ HARCAMA, DEĞMEZ!’
Bu akşam Türkiye'den ayrılıyorum, onun için maalesef sizden cevap alamayacağım. Ama hiç olmazsa Türkiye'de tamamen boşuna yirmi yıl harcamış olan bir kişinin düşüncelerini yazdım size. Bu ülke hiç bir zaman kurtulmayacak, emin olun. Sizin yerinizde olsaydım, o sevmediğiniz Rumlar, Ermeniler ve Musevi hocalarla arkadaşlık yapmaya çalışırdım. Hiç olmazsa onlardan özde değerli bir şey bulursunuz, insanlığın yüceliğini ispat eden küçük bir kıvılcım belki. Tıraşsız, dolmuşçu milletine kendini harcama, değmez.”

‘SİZİ SEVEMEDİM, DEMEK Kİ BU ÜLKEDE EKSİK OLAN BİR ŞEY VAR’

Mektubu okuyan akademisyen bir yandan şaşırır, bir yandan da yazdığı kitabın yarattığı reflekse bakarak doğru bir iş yapmış olduğunu düşüncesi içinde, hızını alamayıp mektubun sonuna ‘not’ olarak iliştirilen o aşağılayıcı ve kışkırtıcı ifadelere son bir kez daha göz atar: “Yirmi senedir Türkiye'de kalan bir insan gerçekten bu ülkenin her bakımdan ilkelliğinden bu kadar nefret ediyorsa ve çok iyi olmasa da Türkçe'yi öğrenmiş ise ve bu ülkenin insanlarını sevmeye çalışmış ise ve yine de gidip Fransa'daki Ermeni veyahut Rumlarla kendisini daha yakın hissederse, demek ki gerçekten bu ülkede çok çok eksik olan bir şey var. Benim Türkiye'ye karşı hislerim böyle ise Türkiye'yi hiç tanımayan yabancılardan ne bekleyebilirsiniz? Ben bu ülkenin bütün problemlerini ve gerçeklerini bildiğim halde hiç bir sempati besleyemiyorum size karşı. Çünkü kökte ırkçı, kendini beğenmiş, değersizliğini kabul etmeyen, sizden olmayanı size karşı gören bir toplumsunuz.

‘BEN YARIN FRANSA’DAYIM, SİZ BURADA KALMAYA MAHKUMSUNUZ, GEÇMİŞ OLSUN’
Benim tek tesellim, ben yarın Fransa'dayım, siz ise burada kalmaya mahkûmsunuz. Sizin yazdığınız kitap gibi bir kitabı bir Fransız yazabilir. Yani dış kültür etkilerine karşı onun koruyacağı bir şey var; sizin ise bir şeyiniz yok ki Avrupa kültürüne karşı korunsun. Siz de tıpkı o aptal Türkeşçiler gibisiniz. Sadece bir şeye karşısınız ama alternatif ne ki? Au revoir. Bol şans. Geçmiş olsun.”

AYNI DAKTİLOYLA İSİMSİZ İKİNCİ MEKTUP

Katlayıp zarfa koyarak arşivine kaldırdığı mektubun sonundaki “Henri Yves Hervé, Québec, Canada” ifadelerini okuyan akademisyen, aynı günlerde bir başka mektup daha alır. Bu kez İngilizce içerikli ancak yine benzeri ifadeleri içeren, üstelik sanki aynı daktiloyla, aynı kâğıda yazılmış izlenimi veren bu mektupta isim ve adres belirtilmemesi dikkat çekecektir.
Mektubu okuyan o akademisyen bunu da diğerinin yanına koyar…

‘İÇİNİZDEN GELDİĞİ GİBİ, İÇİNİZDEN İKİ DAKİKA SÖYLEYEBİLİRSİNİZ…’
Bir süre sonra derste çantasından çıkardığı bu iki mektubu öğrencilerine okur ve ardından onlara şöyle der: “İki dakika boyunca, içinizden geleni, ‘içinizden’ söyleyebilirsiniz…”

O AKADEMİSYEN KİMDİ, ŞİMDİ NE YAPIYOR?
O akademisyen, ilerleyen yıllarda tarihten hukuka, siyasal bilimlerin pek çok alanında referans gösterilen onlarca kitabın altına imzasını atacak olan, üniversitelerimizde enstitüler pek çok öğrenci yetiştiren, soyadı gibi her zaman eğilip bükülmeyen, doğru bildiğini savunmaktan çekinmeyen ve bu yüzden hep hareketli bir ömür sürecek olan Prof. Dr. Çetin Yetkin’den başkası değildi.

TÜRKİYE HALKIN İSYAN VE DİRENİŞLERİNİ EN İYİ ONDAN ÖĞRENDİ
77 yıllık koca bir Anadolu çınarı olan Çetin Hoca, son birkaç yıl içinde geçirdiği ağır sağlık sorunlarına karşın halen büyük bir disiplin içinde çalışıyor, bu topluma değer katmak için çabalıyor. Türkiye, darbelerin arkasındaki ABD oyunlarını, Cumhuriyet’e yönelik bitmeyen bir proje olarak sürdürülen ‘Karşı Devrim’i, ‘Tarihten Günümüze Türk Direniş ve İsyanları’nı onun kaleminden öğrendi.

O MEKTUP ASLINDA TOPLUMA YAZILMIŞ BİR MEKTUPTUR
Haksızlıklar karşısında içinde hiç sönmeyen isyan ateşi, dağlara doğru yükseldikçe alevleniyor. İnişli çıkışlı yollarında ilerlerken dağlardaki yağmayı anlatıyor birer birer. Bir süre önce Antalya sırtlarında, Beydağları’nın eteklerindeki evinde ziyaret ettiğim Çetin Hoca ile çalışma odasında sohbet ederken eline geçen bu mektubu okuyunca kendisinden izin alarak sizinle de paylaşmak istedim. Çünkü aslında bu mektup, bir akademisyen üzerinden bütün topluma yazılmış bir mektuptur. Bu mektup, bugünün kısır siyasi tartışmalarından neden çıkılamadığının; eğitimde, hukukta, edebiyatta, siyasette içinde bocalanan çamurdan neden bir türlü çıkılamadığının belgesidir.

KÜRESEL AKIL ÇELME OYUNLARINA KARŞI SINANMIŞ KİTAPLAR
Kimi zaman bir mektup, kimi zamanda bir unvan, çoğunlukla da bin bir türlü taltif yöntemleriyle kimlikleri elinden alınan, öz benlikleri çalınan, varlıkları bağlamından koparılarak devşirilen kaç aydın, kaç akademisyen oldu, kaç ışıklı beyin karartıldı sorusunun yanıtını ise size bırakıyorum. Herkesin bu soruya vereceği yanıt nasıl bir gelecek kurguladığımızın da yanıtını içeriyor olacak. Yine de bu mektuba verilebilecek en güzel yanıt, Prof. Dr. Çetin Yetkin’in, her biri ‘küresel akıl çelme oyunlarına’ karşı sınanarak yazılmış, her biri bu mektuba yanıt niteliğindeki birbirinden değerli kitapları okumak olacak…

*Çetin Yetkin: “Karşı Devrim 1945-1950”- Otopsi Yayınevi
(Okuma zorluğu yaratmasın diye mektuptaki imla ve ifade hataları tarafımdan düzeltilmiştir. Dileyenler arşiv niteliğindeki mektubun orijinalini okuyabilirler… Yusuf Yavuz )
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.